Yaşımız ilerleyip, gençliğin mazide kaldığını gördükçe sağlıklı, genç ve dinamik kalmanın sihirli formüllerini aramaya başlıyoruz… Galiba bu işin sırrı merakta saklı… İnsanı harekete geçiren, yeni şeyler öğrenmeye, anlamaya, yapmaya yönelten; bunun için bizi ateşleyen işte bu merakın kendisi olmalı!
Değerli dostlar,
sizlere bugün birkaç haftamı alan bir meraktan söz etmek istiyorum. Atatürk’ün
çok sevdiği ve başta askeri okullar olmak üzere milli eğitim müfredatında ders
kitabı olmasını istediği kitap… Hani adında “Zambak” olan!
Merak şöyle
başladı: Köyde yaptığımız evin alt katını kitaplığa dönüştürmüştüm. Gündüzleri
evde, bahçede yorulunca insanın canı evde oturup dinlenme istiyor. Eee en
çekici olanı da uzanıp kitap okuma…
Kitap raflarını
karıştırırken gözüm “Vadideki Zambak”a takıldı. Ve birden kafamda zil çaldı… Adını
çokça duyduğum, hatta Atatürk’ün çok sevdiğine yönelik cümleler okuduğum,
duyduğum; ancak bir türlü okuma fırsatı bulamadığım bir kitap…
“İşte” dedim, “buldum” ve hemen okumaya karar verdim.
Elimdeki kitabın
adı “Vadideki Zambak”. Yazarı bildiğimiz Honore de Balzac… Ama kafamda nasıl
bir şartlanma olduysa Atatürk’ün çok sevdiği kitabı okumaya başladığımdan
eminim!
Kitap, Felix
(muhtelen yazarı kendisi) adında birisinin Nathalie adında bir Kontese (soylu,
zengin) yazdığı aşk mektubu ile başlıyor. Bu Felix’in, inişli çıkışlı bir
yaşamı olan 20’li yaşlarda bir Vikont (soylu) olduğunu öğreniyoruz. Felix
bıçkın bir delikanlı ve kadına sırımsıklam aşık. Kadına hani “bataklıktaki gül”
denir ya, o gözle bakıyor, hayran. Ve
sevgisi de karşılıklı, kadın da ona aşık.
Ve sevgi sözleri
ile bu aşk karşılıklı devam ederken, delikanlı Felix’in aşk yaşadığı kadının anası
yaşında ve de evli barklı, çocuklu bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Felix sık
sık kadının evinde kalıyor. Kadın durumu kocasından gizlemeyi başarıyor falan...
İyi güzel de şimdi
benim kafam allak bullak! Atatürk’ün okullarda ders kitabı yapılmasını istediği
kitap, böyle anası yaşında bir kadına aşık olan birisinin macerasıyla ilgili olamaz!
Acaba Atatürk, sevgi ve aşk işte böyle olmalı diye örnek gösterdiği bir kitabı
önermiş olabilir mi? O da mümkün değil. Zira bu masum görünümlü çapkın
delikanlının aşkı da tuhaf! Nathalie
Felix’e kendi evladı gibi bakıyor. Felix ise uçmuş… Bedeni genç ve güzel başka bir
kadınla beraber, ama ruhu da Nathalie’ye kör kütük aşık!
Yine okumaya
devam... Herhalde ileride konu değişir!
Neyse
uzatmayayım, sabırla okuyup bitirdim 366 sayfayı.
Ve sonuç tam bir hayal kırıklığı… Evet kitapta tasvirler, anlatım, kurgu vs.
çok güzel ama Atatürk’ün önerdiği kitap bu olamaz, mümkün değil!
Kafamdaki
karmaşayı paylaştığım kızımı aldı bir gülme: “Baba sen yanlış kitap okumuşsun.
Atatürk’ün okullarda ders kitabı olmasını istediği kitap ‘Vadideki Zambak’
değil, ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’! Yazarı da Balzac değil, ama şu an
hatırlamıyorum!”
Aaa Jeton yeni
düşüyor! Kafamdaki bulmaca parçaları yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Aslında böyle bir kitap duymuştum ama okumamış, adını da unutmuşum. Aklımda
sadece “zambak” kalmış!
Ve sonunda çaresi
bulundu, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı evde varsa da bulamadım, sorunu PDF
hali ile hallettik…
Artık elimdeki
(pardon bilgisayar ekranındaki) Grigory Petrov’un yazdığı Beyaz Zambaklar
Ülkesinde kitabı…Okumayanlara kesinlikle okumalarını önereceğim bu kitapla ilgili sadece şunları paylaşmak isterim ki, yazar yaşamını Rusya, Bulgaristan, Yugoslavya, Fransa’da geçiren, gazetecilik, akademisyenlik, yöneticilik ve papazlık dahil pek çok işe girmiş çıkmış birisi.
Kitabın odak noktasında Finlandiya ve eğitim var. Yüzyıllarca
Norveç krallığına bağlı, sonra Rus Çarlığının egemenliğinde kalan Finler,
Rusya’da komünistlerin çarı devirip Sovyetler Birliği’ni kurduğu 1917 Ekim
Devrimi ile bağımsızlığına kavuşmuş.
Yani 1917’de bağımsız
bir devlet olarak kurulan ve sefaletten bir şeye sahip olmayan Finlandiya’nın
bugün batı medeniyeti içindeki konumu, yüksek yaşam standartları, zenginliği, adalet
düzeyi, dillere destan eğitim sistemi vs. malum.
İşte kitapta,
Finlandiya’da bu değişime yol açan gelişmeler, paradigma değişiklikleri,
eğitimdeki yenilikler ele alınıyor.
Ama kitapta olaylar,
bizdeki gibi “Şu tarihte şu oldu,
falanca başbakan şunu yaptı, filancanın üretimi şuradan şuraya yükseldi” gibi
tanıdık, basmakalıp anlatılmıyor!
Kitabın ilk
baskısı 1923’te çıkıyor. Düşünün tam bizde Cumhuriyetin kurulduğu sene. Ve bu
kitap orada Ekim Devrimi ve bağımsızlık döneminde yoğunlaşan girişimleri
anlatıyor.
Aşırı soğuk, buz,
tarım yapılamayan, maden rezervleri bulunmayan, güneşe hasret, sanayi ya da imar
namına bir şey olmayan, bataklık ve türlü hastalıklarla can çekişen sefil bir
ülkeden söz ediyoruz.
Yazarın
odağındaki konu eğitim. Felsefi uyanış, silkinme…
Snelman,
Sahlberg, Taystelu, Haydut Karokep gibi yerel önderlerin öncülük ettikleri
değişimi anlatıyor.
Bu anlatılarda dikkatimi
çeken şu oldu: Hani bizde olayların sonuçları özetlenir ve “miştir, mıştır”
diye hikâye edilir… Ama sen “İyi de arkadaş, nasıl olmuş bu iş” diye merak
ettiğinde havanı alırsın… Nihayetinde yazanın amacı senin bir şey yapmanı
sağlamak falan da değildir!
Bu kitapta öyle
değil; maddi olarak hangi soruna nasıl yaklaşıldığı, nasıl üstesinden gelindiği
anlatılıyor.
İşin püf noktası
eğitim, yani zihniyet/paradigmadaki değişim!
Demek ki Atatürk’ün
okullarda okutulmasını istediği şey tam da bu değişimmiş!
Kitabı okuduktan sonra
da bir şeyi merak ediyorum: İyi de bu kitabın okullarda ders kitabı olmasını
isteyen kişi muhalefet lideri ya da sıradan birisi değil ki… Bizzat Atatürk!
Peki acaba kitap
gerçekten okullarda okutulmuş mu?
Yüz yıl önce
Finlandiya’dan çok daha iyi durumdayken, bugün onların ulaştığı medeniyet
seviyesini hayal bile edemez oluşumuzun bir açıklaması olması gerekmez mi?
Ne oldu bu
kitaba?
Acaba Atatürk’ün
isteği boşa düştü de bu kitap okullarda hiç okutulmadı mı?
Ya da kimler,
neden, nasıl engel oldular eğitimdeki yenilenmeye?
Ez cümle: Boş boş
durmayın, merak candır!