Dursun EROĞLU
“… Hep şehirdeki asfalt yolları yazma
Bir de bizim köyde eşek geçmeyen yolları
yaz,
Yaz yaz gazeteci yaz,
Yaz, yaz, yaz efendim yaz…”
1970’lerin başlarında, yaylamızda İstanbul’a
gidip gele köylülerin elinde gezen pilli teyplerden dinlediğim ilk türkülerin
birinde, işte böyle deniyordu.
Bir düğmeye basıvermekle koca bir ozandan sazlı sözlü türküler dinlemek, bende
müthiş bir etki yaratmıştı o günün koşullarında.
Bir insan sesini ilk kez insandan değil de
makineden duyduğumuz yıllardı.
Ozan almış sazı eline, gazetelere ve
gazeteciye sitem ediyordu…
“Hep ojeli parmakları yazma/Nasırlı elleri
de yaz” diyordu.
Sosyetenin maceralarını değil, “Alamancıların geride
bıraktıklarını” yazmasını istiyordu:
“Bizim köyde dul kalan kulları da yaz!”…
Aşık Mahsuni’nin
türkülerini köyde beğenmeyene rastlamamıştım.
Şimdi, ozanın dediklerini yapmak için
gazeteciliğe başladığımı söylersem, doğrusu çok iddialı olur; ama bu sözlerin
aklımın bir köşesine kazındığı da muhakkaktır.
İnsanların gazetelerden, gazetecilerden çok
şey beklediği yıllardı 70’lı yıllar.
Toplumun üst gelir grupları, zenginler için
gazete ve gazeteciler ne anlama geliyordu; hiçbir fikrim yok. Ama içinde
yaşadığım yoksul köylü, kasabalı, taşralı kesim gazete ve gazetecilere büyük
bir güç vehmederdi.
Gazeteler hep İstanbul’dan, başkent Ankara’dan
ve birkaç büyük şehirden söz ederdi. Her gün devlet büyüklerinin fotoğrafları,
zengin ailelerin güzel kızları, yakışıklı oğullarının fotoğrafları olurdu
sayfalarda. Pırıltılı, varsıl şehir yaşamının, “gazeteler yazdığı için,
yayınlar sayesinde varolduğuna” inanmak gibi bir şeydi bu vehim.
Eğer gazeteciler “doktorsuz köyler”i yazarsa, hemen ertesi gün köye
doktor gelir; “eşek geçmeyen yolları”ı yazarsa, hemen devlet
köylere asfalt yollar yapar; “dul kadınları” yazarsa, devlet
dul kadınların elinden tutar, kocaları yaban ellere gitmekten kurtuluverirdi!
Ortaokul yıllarında babamdan gazete okuma merakım
yüzünden fırça yemiştim. Bir gazete bir ekmek fiyatına satılıyordu. Bakkaldan
hem bir ekmek hem de bir gazete satın alma şansım yoktu. Birisini tercih etmek
zorundaydım. Ekmek yerine gazeteyi tercih etmem babamın tepkisini çekiyordu.
Zira o kuşak gazeteyi sadece kasabaya inince görürdü, okuma alışkanlığı yoktu;
gazetelerin yaşamında bir yeri de yoktu. Gazeteler genelde bakkallarda kese
kâğıdı için kullanılırdı. Bugünkü plastik poşetler yoktu. Taşımak için file
vardı ve en yaygın ambalaj malzemesi günü geçmiş gazeteler olurdu.
GAZETE ‘HAYAT BİLGİSİ’ KİTABI…
Madem bir somun ekmek parası verdim, eve
götürür, reklam ve ilânlar dahil satır satır, gazetede okunmadık yer
bırakmazdım!
En çok köşe yazıları ve yazı dizileri dikkatimi çekerdi. Abdi İpekçi,
Oktay Akbal, Yunus Nadi, İlhan Selçuk… Çok güzel edebiyat sayfaları olurdu.
Gazetelerin insanları, olayları ve dünyayı algılamada müthiş bir şimşek
çaktırdığını belirtmem gerekiyor. Özellikle sanat edebiyat sayfaları, özenli
yazım kuralları algımı hayli genişletiyordu. Belirli konulardaki dizi yazılara
bayılırdım. Gazeteler bir çeşit, memlekette olup biteni öğrendiğim, güncel
ders kitabı olmuştu...
1970’lerin ikinci yarısında gazetelerde bir
anda siyasetin, kutuplaşmanın öne çıktığını hatırlıyorum. Manşetlerde siyasi
parti liderlerinin ağzından ağır sözler, hakaretler… “Vatan haini”,
“Anarşist”, “Kahpe”…
Ve artık gazeteler adeta insanların
birbirini “tanıma”, kimlik kartı gibi olmaya başladı. Mesela
elinde Cumhuriyet gazetesi gördüğün kişi kesin solcuydu,
komünistti.
Tercüman gazetesi
okuduğun görülürse de sağcı damgasını yemiştin.
Milliyet biraz
entel hava veriyordu, ama kasaba eşrafı hazzetmezdi.
Günaydın ile
dolaşırsan, kimse sana yönünü çevirip de bakmazdı bile, kahve köşelerinde
renkli kadın resimlerine bakıp duran ya da futbol taraftarı falan
sayarlardı…
Elinde Hürriyet gazetesi
varsa, hali vakti yerinde, memur, apolitik sayılırdın. Kimse sana ilişmezdi.
Etlisi sütlüsü olmayan kişiydin. Asker, polis olduğun bile düşünülürdü.
Sokakta, eline alıp sallaya sallaya en rahat
taşıyabileceğin gazete Hürriyet ve Tercüman’dı.
Cumhuriyet ya
da Yeni Ortam veya sol haftalık gazeteleri alanlar yanına bir
de Hürriyet veya Tercüman alır, katlayıp onun
arasına saklarlardı.
Gazete okumanın bende çok ciddi bir değişim
yarattığını hatırlıyorum.
Köyde “eski mektep”e gittiğim, toprak damlı evimizin çatısına çıkıp
rastgele ezan okuduğum, sela verdiğim dönemlerde, “Allahutealanın emirlerini
yerine getirmeyen kişilerin katli vaciptir” noktasında olan, yabancı
devletleri hep “düşman” belleyen ben; gazete okudukça
insanların birbirinden farklı dini inanca, siyasi görüşe sahip olabileceğini,
bunun da “normal” olduğunu fark ettim!
Benim gibi düşünmeyen pek çok arkadaş vardı
okulda, çevrede ve pek âlâ öyle de olabiliyordu işte! İyi insan olabilmek için
illa da her gün beş vakit namaz kılmak gerekmiyordu! Bunlar gazete okuyarak
keşfettiklerim oldu!
1974 Kıbrıs olayı sonrası Milliyet’ten Abdi
İpekçi’nin Yunanistan ile barıştan söz etmesi, işte, Ege’nin “Barış
Denizi” olmasına ilişkin yazıları da bende pek çok paradigmayı
devirmişti.
İlerleyen yıllarda hem sokakta hem gazetelerde
siyaset gittikçe ön plana çıkmaya başladı. Zamanla yarı legal, yarı illegal
gazeteler görmeye başladık. Yani gazete aslında yasaldı; İstanbul’da
bir matbaada basılıp, diğer gazetelerle birlikte getirilmiş, diğer gazetelerle
aynı tezgâha konulmuş, satılıyordu. Ama sanki yasakmış gibi insanlar alıp
okumaya çekiniyordu. Her bayide de satılmıyordu. Çoğu haftalık olan bu
gazetelerin şöyle bir özelliği vardı; gazeteyi okuyan, aynı zamanda onun
taraftarı oluyordu! Gazete bilgilenme değil de daha
ziyade örgütlenme aracı gibiydi... Gazetenin adı sanki örgüt
adı gibi telafuz edilirdi. Bu
gazetelerden hem sağ hem de sol siyasi kesimlerde vardı.
COŞKULU FİKİR TARTIŞMALARI
Bu gazeteler çok “sivri”, pek
duymaya alışık olmadığımız şeyler söylüyordu. Çok da ilgi çekiyordu, satır
satır da okunuyordu. Reklâm, spor haberleri, fal, bulmaca filan olmazdı. Siyasi
yazılar vardı, hani “memleketi kurtarıyor”lardı.
Doğrusu, bu dönemde çok radikal,
cesur, sansürsüz tartışmalara tanıklık ediyorduk ve bu tartışmaların
çoğu zaman ufkumuzu genişlettiğini hatırlıyorum.
Okul sıralarında öğretmenlerin verdiği ödevlerle sınırlı bir eğitime karşılık
bu canlı ortam sayesinde pek çok öğrencinin şakır şakır konuşan, kendine
güvenen kişiler haline geldiğini izlemek güzeldi.
Pek çoğumuz ders kitaplarının yanı
sıra, Türkeş’in Dokuz Işık’ından Karl Marx’ın Kapital’ine, Politzer’in Felsefenin
Temel İlkeleri’ne, Nikitin’in Ekonomi Politik’ine Nazım
Hikmet şiirlerine kadar envai çeşit kitapları gizli saklı okurduk.
Sıkı fikir tartışmaları olurdu. Bu tartışmalar sırasında
bizler, memlekette, çevremizde olup bitenlere bir anlam vermeye başlamış, daha
güzel bir dünya için hayaller kurar olmuştuk.
Ancak köylü, kasabalı çocuklarındaki bu dinamizm bir
süre sonra okul yönetimi ve kasaba eşrafında hoş karşılanmamaya başladı.
1976’lardan itibaren kasabadaki siyasi parti
etkinliklerine öğrenciler de katılmaya başladı. Bir taraftan da Kaymakamlık ve
okul müdürlükleri bu işe müdahil olmaya, öğrenciler arasında ayırım yapmaya
başladılar.
İşin rengi değişti; tadı tuzu kaçtı. Sınıfta,
mahallede, “münazara” yapan, “fikir yarıştıran” öğrenciler,
birbirine adeta “düşman” gibi bakar oldu. Artık çantada
ders kitabı dışında kitap bulundurmak en büyük suç olarak karşılanır olmuştu.
Hatırlıyorum, bir gün bir arkadaşımız okulun
bahçesinde, kitabının arasından yere bir gazete düşürmüş. Müdür de bunu görmüş.
Gitmiş gazeteyi yerden almış. Derse geldi, çıkardı arkadaşı tahtaya, elindeki
gazeteyi sallayarak, “Oğlum yazık değil mi! Kendine acımıyorsan babanın
emeklerine acı. Okul hayatının bitmesini mi istiyorsun” diye
azarladı.
Gazete kıvrılıp rulo yapıldığı için hangi
gazete olduğunu anlayamamıştık. Ama siyah-beyazdı, muhtemelen Cumhuriyet gazetesiydi.
Gazete okumaktan çekinmeye başladık.
Ama sadece gazete okumak değil; hayatın
kendisi, varolma durumları riskli hale geliyordu...
Bizim kasabada pek şiddet, kavga dövüş olayı
olmazdı; ama radyolardan, gazetelerden öğreniyorduk. Kim vurduya, bir kör
kurşuna gidebilirdiniz.
Olaylar büyük kentlerde, sokaklarda,
fabrikalarda, mahallelerde her yerde tırmanıyordu. Gazetelerde ölü sayıları
veriliyordu.
Ama Abdi İpekçi’nin sokak
ortasında arabasının içinde öldürüldüğünü duyduğumda, bu çok farklı
olmuştu. İpekçi’nin gazetede yazılarını okuyordum, her okuduğumda
yeni şeyler öğreniyordum. Sanki bir öğretmeni, büyüğü, yakın tanıdık akrabayı
kaybetme gibiydi, çok üzülmüştüm.
Onun da aslı şuydu: Yemin ederim bir art
niyetim yoktu!
Ben aslında köylü olmaktan kaynaklı, memlekete toprakla, hayvanla ilgili bir
işte çalışarak yararlı olacağımı düşünüyordum. Örneğin ziraat mühendisi,
veteriner falan olmak isterdim.
Ama fakirliğin gözü kör olsun...
Veteriner ve ziraat fakültelerinde devam
zorunluluğu vardı. Oysa okul masrafını kendim çıkarmak zorunda olduğum için
bunu göze alamadım. Yazları inşaatlarda çalışmaya başladığım Ankara en ideal
ildi. Aynı puanlarla girilebilen Basın Yayın Yüksek Okulu’nda ise
(ben üniversite sınavına girdiğim sene adı AİTİA Gazetecilik ve Halkla
İlişkiler Yüksekokulu idi) devam zorunluluğu yoktu. Okulda para
bitince ara verip bir inşaatta çalışmaya başlayıp, biraz para biriktirince de
okula, derse devam edebilecektim.
Ve öyle de oldu. Bu konuda hayal bile
edemediğim kadar başarılı oldum. Yılın 4 ayını inşaatlarda çalışıp (120 yevmiye
yaptığım yılları hatırlarım) kalan 8 ayında da okulda öğrencilik yapabildim.
Ama bu arada, “gazetecilik yapıp, insanlara gerçekleri yazma, daha adil
ve kalkınmış bir ülkenin oluşmasına katkıda bulunma” gibi uçuk düşlerim de
yok değildi.
Basın Yayın Yüksekokulu’nda, YÖK öncesiydi, hukuktan ekonomiye, istatistikten
kamu yönetimine, uluslararası politikadan mesleki konulara kapsamlı bir eğitim
vardı.
Özetle, çağdaş bir ülkede bir gazeteci nasıl
bir şey olacaksa, bizi de ona göre yetiştirdiklerini düşünüyorum. Mezun
olduğumuzda hadi başla deyince, hemen başlamaya hazır
değildik, pratik yoktu; ama teori deyince işi bitirmiştik…
‘EKONOMİ GAZETECİSİ’ OLMAK
Ancak son sınıfta, katıldığım stajların ve
bazı olumsuz deneyimlerin, gözlemlerin sonunda “Bana öğretilen
gazetecilik bu değil. Ben bu işi yapamam” noktasındayken, bir anda
şansım döndü ve düşlerimizi süsleyen iki kurumdan birisi olan Anadolu
Ajansı’nda işe başlama fırsatım oldu.
A.A. benim
için bir okul oldu. Örneğin, çalışmaya başladığım Ekonomi Haberleri
Müdürlüğü’nde bir yandan haber peşinde koşturup, diğer yandan peş peşe
ekonomi kitapları okudum.
Her yeni kitap, yeni bir çarkı öğrenmemi
sağlıyordu.
Türkiye’de ekonomi
gazeteciliği Özal dönemi ile çok büyük bir sıçrama kaydetti.
Gazetelerde ekonomi sayfaları olmaya başladı, ekonomi dergileri, gazeteleri
yayımlanmaya başladı.
O dönemde ekonomi gazeteciliğinde
iki “okul” vardı. Birisi Dünya Gazetesi, diğeri
bizim A.A.’daki birim. Müdürümüz Vecdi Seviğ ile Nursel
Gürdilek, Levent Sanin, Semra Cora, Maruf Buzcugil gibi isimlerin
yanında çalışmak, kendini yetiştirmek benim için büyük bir şanstı.
O yıllarla ilgili iki şeyi paylaşmak isterim.
Birincisi şuydu: Türkiye’de gazetecilik
okulları vardı, (2 Ankara, 1 İstanbul ve 1 de İzmir, toplam 4 okul) mezunlar
veriyordu, ama gazetelerde “okullu” sayısı bir elin parmakları
kadardı. Herkes “alaylı” idi. Çünkü gazetecilik okullarına
genelde maddi durumu iyi ailelerin çocukları geliyormuş. Her birisi köşe
yazarı, ünlü gazeteci olmayı düşleyen bu öğrenciler diplomayı alıp Rüzgarlıya
(Ulus’ta, Ankara’nın Babıali’siydi sayılan bölge) gittiklerinde ne çalışma
koşullarına katlanıyor, ne de verilen ücreti beğeniyorlarmış. Bu yüzden de okul
mezunlarının, hep gazetecilikle ilgisi olmayan işlerde çalıştığını duyardık.
İkincisi de şudur: Gazetelerde “okullu”
sayısının da artışı ile gazeteciler arasında, bugünkü kuşağın anlamakta
zorlanacağını düşündüğüm bir dayanışma, yardımlaşma, kolektif çalışma
vardı.
Örneğin, bizim kuşaktan pek çok arkadaş bugün
bile birbirine “hocam” der. İşte bu “hocam” hitabı,
30 yıl öncesine ait bir kavramdı. Gerçekten biz pek çok şeyi birbirimizden
öğrenirdik ve sahiden herkes birbirinin “hocası” gibiydi.
Günlük haber koşturması içinde küçük bir
firmanın üretimi, ihracatı, pazarlamasından tutun da bakanlıkların, merkezi
hükümetin bütçesi ile ilgili haber yazmak; Merkez Bankası, Hazine
Müsteşarlığı gibi uzman kurumların bilançolarını okumak, verilerini
değerlendirmek, sonuçlar çıkarmak ve haberleştirmek, müthiş bir deneyim
sağlıyordu. Bunları da mezun olduğumuz okuldan ziyade, ajanstaki “hoca”larımızdan
öğreniyordum!
Ekonomi gazeteciliği konusunda başından beri
şuna inanmaya başladım: Her olayın mutlaka bir ekonomik, parasal yanı
vardır. Ve olayları anlamak için mutlaka bu ekonomik, maddi yanını anlamak
gerekiyor. Maddi, ekonomik boyutları anlaşılamayan bir olay zaten hiç
anlaşılmamıştır! Ekonomik boyutu belli olmayan bir şey hakkında ileriye dönük
kestirimlerde bulunmak asla mümkün değildir. Ekonomisi, rakamı, verisi
yoksa gazete seni aydınlatamaz!
Böyle düşündüğüm için gazetecilikte, mümkün
olduğu kadar ekonomi haberlerine koştum. Böylesi, olayları daha iyi anlamamı
sağladı, daha sağlam analizler yapma olanağı yarattı diye düşünüyorum.
1984 sonbaharında acar muhabir olarak A.A. Bursa Bölge Müdürlüğü’ne tayinle geldiğim ilk gün, masada yerel gazeteleri görünce afalladım! Ne başkent Ankara'da, ne de Türkiye'nin Babıalisi İstanbul'da bu boyutlarda bir yerel gazete vardı. Örneğin Ankara’da yerel gazete olarak, en büyüğü Barış Gazetesi’ydi; iki ay çalışmıştım, günde tek bir pide parasına; ama 10-12 sayfalı, siyah-beyaz bir gazeteydi.
Oysa Bursa’da, önümdeki masanın
üzerinde, bildiğin İstanbul gazeteleri gibi rengarenk basılmış, bol resimli,
bol sayfalı, ekli mekli gazeteler duruyordu. Bursa’nın Sesi siyah
beyaz, Hakimiyet, Bursa Hakimiyet, diye rengarenk gazeteler...
Sevgili okurum, bugün basının, gazetecilik
mesleğinin nereden nereye geldiğini düşünürken, bunu toplumsal gelişmelerden
bağımsız ele alma ve böylece olanları kavrayabilme şansımızın olmadığını
düşünüyorum.
'4. KUVVET' OLMAK
Toplumun kalkınması, haksızlık ve adaletsizliklerin giderilmesi; her şeyin
sürekli daha güzelini, daha iyisini oluşturabilme ancak basının yazma ve
eleştiri mekanizması sayesinde olur. Hükümetler, bakanlar, patronlar ne olup
bittiğini, bütün gerçekleri gazetelerden öğrenecekler ki, daha sağlıklı, doğru
karar verebilsinler…
Gazeteler, televizyonlar, hatta sosyal medya
ne kadar özgür çalışırsa, hem toplum hem de ülkeyi yönetenler bambaşka yönleri
ile “gerçeği” daha iyi görür.
Yasama, yürütme ve yargı da bu sayede daha
sağlıklı, objektif kararlar verir.
Yani basının ters giden şeyleri yazıp çizmesi,
eleştirmesi, demokrasilerde toplumun da devletin ve yönetenlerin de
yararınadır! Sistemin sağlıklı işlemesi için olmazsa olmazlardandır!
Dördüncü kuvvetin mantığı da budur.
Benim demokrasi tarifim şu:
“Demokrasi,
yönetilen çoğunluğun, halkın; gerektiğinde kendilerini yönetenlerin gözünün
üstünü morartabilme kapasitesi, yeteneğidir..!”
Halkın, oy vererek seçtiği iktidardan,
gerekirse hesap sorabilme, ona sınırlarını gösterebilme gücü varsa, demokrasi
vardır! Bu yoksa; halk iktidar koltuğundakilere sesini duyuramıyor, yönetim tarafından dikkate bile alınıyorsa geçmiş olsun! Üstüne bir de sesini duyurmak için sokaklara çıkıp taleplerini haykıranların, şiddete yeltenmeden gösteri yapanların üzerine polisle, jandarmayla sopayla saldırıyorsa, artık demokrasi çoktan rafa konulmuştur.
Demokrasi bir tür “güçler arası denge”dir
yani.
Bakınız, “Nerde o eski gazeteler,
gazeteciler!” deniyor ya… Gazetecilerin iktidara söz geçirme devrinin
kapanmasıdır, aslında efkârın kaynağı.
Ben bu sözü şöyle algılıyorum:
“Nerede halkın o eski gücü, dayanışması, demokrasi, adalet”. “İktidarın
vatandaştan zerre korkusu kalmamış!”
GERÇEKTE NEYİ KAYBEDİYORUZ...
NEREDE O ESKİ GAZETELER?
Madem ekonomi gazetecisi olmaktan söz
ediyorum; gelin gazetecilik mesleğindeki aşınma, mevzii kaybının altında ne tür
bir ekonomik toplumsal değişim tablosu var, ona bakalım.
Aşağıdaki grafik, ABD, İngiltere,
Kanada, İrlanda ve Australya’da 1930-2000 yılları
arasında toplumsal adaletin, gelir dağılımının nereden
nereye geldiğini gösteriyor.
Avrupa’daki, hatta Türkiye’deki grafik de
bundan çok farklı değil.
Ana trend şu: En zenginlerin oluşturduğu yüzde
1 nüfusun, vergi öncesi toplam gelirlerden aldığı pay 1930’lu yılların sonuna
doğru nispeten azalmaya başlıyor. Daha adil bir paylaşım söz
konusu.
Hani bunun 1940-45 bölümünü 2. Dünya Savaşı
ortamından kaynaklandığına ve “herkesin fakirleştiğine” yoralım.
1945-1975 arasındaki 30 yıl gelir
dağılımının en adil olduğu yıllar; dolayısıyla da demokrasinin en parlak
dönemi…
Malum 2. Dünya Savaşı sonunda Hitler’in Sovyetler
Birliği tarafından yenilmesi yeni bir durum yarattı. Artık sosyalizm
sadece Sovyetler Birliği gibi bir devletle sınırlı olmaktan
çıkmış, Almanya’yı ortadan bölmüş, Avrupa’da pek çok
ülkede sosyalist rejimler kurulmuştu (Polonya, Macaristan, Bulgaristan,
Romanya, Yogoslavya vs.)
ABD dahil,
batının kapitalist devletleri “Komünizm Heyulası”nı enselerinde
hissetmeye başlamışlardı. Koskoca Rus Çarı’nı yerle bir
eden, Hitler’i tarihe gömen şu işçi denen çapulcuların, kızılların,
bir gün kendi ülkelerinde de baltayı çekmesi an meselesiydi!
Ve savaşın yıkımlarıyla yüzyüze kalan kapitalist devletler
yeni bir şeyi keşfetti: Sosyal Devlet!
Koruyucu, herkes için baba devlet!
Sovyetler Birliği’nin şiar edindiği “Proleterya
diktatörlüğü” batılı zengin sınıfa gece uykusunu haram ederken, batılı
kapitalistler, sistemlerini ayakta tutabilmek için kendi lükslerinden
fedakârlık ederek, çalışan kesime insanca bir yaşam sağlayacaklarını kanıtlama
derdine düştüler.
Bu, ezilen toplum kesimlerinin, adaleti
sağlamak için illa da devrime ve sosyalizme başvurması gerekmediğini cümle
âleme gösterme, kanıtlama iddiasıydı.
“Avrupa Sosyalizmi”
denen şey işte budur.
Artık sadece günlük 8 saatlik çalışma daha
düzenli olmakla kalmadı, çalışanlara yıllık izinler, dernek, sendika,
siyasi parti kurma, örgütlenme, işsizlik yardımı, köylere kadar her yere
kamusal hizmet götürme… Ücretsiz eğitim, sosyal güvenlikle ücretsiz sağlık… Her
yere sinema, spor, tiyatro salonları açmak, özellikle yerel basına büyük
destekler…
Ve hızlı bir planlama, kalkınma…
Altyapı, yeni fabrikalar, üretim ve refah
artışı…
Fransızlar boşuna “30 Muhteşem Yıl” demiyor.
Kentleşmeden, kültür sanata; bugün neredeyse “Avrupa medeniyeti”
adına ne varsa, işte bu dönemde gerçekleştirildi.
Mesela konut sorunu, tarım reformu, demiryolu ve ulaşım ağı, sanayi altyapısı o
yıllarda tamamladı batılı ülkelerde.
“Demokrasi”nin
sahiden altın yılları oldu bu dönem.
Sistem, güçlü bir azınlığın devlet zoruyla
toplumu bastırması üzerinde değil; hukuka, bir anlamda karşılıklı güç
dengesi üzerine oturdu.
Sol, sosyal demokrat partiler bu dönemde altın
çağını yaşadılar ve bu 30 Muhteşem Yıl’ın neredeyse tamamında Avrupa’da “sol”,
sosyal demokrat partiler iktidar oldu.
Bütün dünyada basının en özgür, en saygın
olduğu dönem de bu yıllara denk geldi.
Zira halkın sesi olan
gazeteler, halkın güç ve irtifa kaybettiği, haksızlığa uğradığı, pastadaki
payının azaldığı, zayıflatıldığı dönemlerde nasıl güçlü, bağımsız, özgür
olabilirdi ki?
Grafikte, toplumun en zengin yüzde 1’lik
kesiminin vergi öncesi gelirden aldığı payın en az olduğu, yani toplumun en
adil olduğu yılların 1970-1980 arası olduğu görülüyor.
Fark etmişsinizdir, gelir dağılımının en bozuk
olduğu ülke ABD’dir, bugün de batılı ülkeler arasında gelir dağılımının en bozuk
olduğu yer ABD.
Grafikteki eğrinin durumu Türkiye’de de benzer
bir yol izledi ve gelir dağılımında en adil yıllar 1976-78 yıllarıydı…
Basın özgürlüğü açısından da en parlak
yıllardı bu dönem. En azından hatırladığım kadarıyla envai çeşitte gazete
vardı, hatta yasalarda resmen suç sayılan konuları yazanlar için bile kısmi de
olsa fiili bir “özgürlük” var gibiydi.
Televizyon yayını sadece TRT’de, o
da sınırlı olarak vardı. Televizyon yayını akşam saatlerde başlar gece yarısına
doğru İstiklal Marşı ile biter, ekran kararırdı.
Gazetelerin sahipleri bugünkü gibi büyük sermaye
gruplarının, holdinglerin sahipleri, büyük patronlar değildi. Aydın Doğan, Demirören,
Sancak, Doğuş falan yoktu. Gazeteler gazetecilere aitti.
Gazetelerin sahipleri aynı zamanda gazeteciydi.
Gazetecilerin toplumda bir saygınlığı
vardı.
İktidar da muhalefet de gazeteciyi
dinlerdi.
Gazetecinin objektif, adil yazdığı varsayımı
yaygındı.
Bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak için “Gazetede
yazıyor” denirdi.
Gazetecilerin toplumda saygınlıklarının en
yüksek olduğu dönemlerin, gelir dağılımının en adil olduğu dönemlere denk
gelmesi tesadüf olabilir mi?
Yukarıdaki grafik de 1950-2000 arasında gelir
dağılımının en önemli göstergesi sayılan “Gini Katsayısı”ndaki küresel değişimi gösteriyor.
Gini Katsayısı 0 ila 1 arasında bir değer içerir. Rakamın sıfıra yaklaşması,
yani küçülmesi, gelir dağılımının daha adil olması anlamına geliyor. Rakamın
yükselmesi ise adaletsizliğin çoğalması, zenginle fakir arasındaki uçurumun
artması anlamına geliyor.
Burada Gini katsayısı, dünya
ortalamasını ifade ediyor. Demek ki Avrupalıların Muhteşem 30 yılı, aşağı
yukarı bütün dünya için de adaletin en iyi olduğu yıllar olmuş.
Görüldüğü gibi gelir adaleti 1980’lerden itibaren hızla bozuluyor.
Adaletin terazinin şaşması ile sosyalist
blokun dağılmasının aynı yıllara denk gelmesi sizce bir rastlantı olabilir mi?
Keza Avrupa’da sosyal demokrat partilerin
hızla güç kaybetmesi, devlet erkinden dışlanması… Sendikaların, çalışanlar
arasında dayanışmanın zayıflaması, "taşeron işçiliği", ücret
gelirlerindeki reel kayıpların artması; esnek, süreli çalışma, ‘part
time’ adı ile çalışanların kalıcı gelir kapılarından kopuş ile yüz
yüze kalması, güvencesizlik…
Ve de zenginin daha zengin, fakirin daha fakir
olması anlamına gelen gelir dağılımı adaletsizliğinin kronik
hale gelmesi, tesadüfen mi bu yıllarda oluyor acaba?
Çöktüyse sosyalist sistem çöktü. Kapitalist
ülkelerin daha adil, daha görkemli olması gerekmez miydi?
Aşağıdaki grafik de Türkiye’den.
“Gini Katsayısı” 0,4’ün biraz
altında.
Grafik, son bir yılda zenginlerin biraz daha zenginleştiğini, fakirlerin biraz
daha fakirleştiğini gösteriyor.
Dikkat ederseniz “orta sınıf”ların pastadan aldığı pay da yıldan yıla
azalıyor.
Hani, “Bir ülkede demokrasinin göstergesi
orta sınıfın gücüdür” denir ya…
Görüyorsunuz, orta gelir grubunun pastadan
aldığı pay her yıl biraz daha azalıyor Türkiye'de.
Bizde pastadaki payı büyüyen tek kesim, en
fazla zengin olanlar!
Basın özgürlüğü alanında yaşananların
ekonomiyle bağlantısı açısından dünyada son 20 yılda yaşananları da anlamak
gerektiğini düşünüyorum.
Şöyle ki; gelir dağılımının bozularak
demokrasinin işleyişini aksatan tek şey sosyalist/komünist sistemin
çökmesi, “doğu-batı” dengesinin bozulması ve bir anlamda kapitalistlerin
meydanı boş bulup, halkın kazanılmış haklarına tek tek hücum etmesi olmadı.
Çin’in muazzam
altyapısı ve potansiyeli ile “küresel sermaye”nin üretim merkezi olması
da dünyada yeni bir durum yarattı.
Çin’deki ucuz emek, ucuz arsa, hammadde, enerji imkânını değerlendirmek
isteyen batılı şirketler yatırımlarını Çin, Hindistan, Bangladeş gibi
ülkelere kaydırdıkça Avrupa ve ABD’de dengeler
bozuldu.
Bu da “küresel adalet”
dediğim, “Allahın sopası yok ki” dedirtecek bir durum ortaya
çıkardı. Küresel pazarda fiyat rekabetinin körüklediği “ucuz yarışı” sonunda
Çin, Hindistan vs. fakir ülkelerde hızlı büyüme oranları gerçekleşti,
zenginleşme arttı; ama batılı zengin devletler fabrikalarını kaybetti,
büyüyemedi, yerinde saydı. Son 15 yıldır batılı zengin ülkeler yıllık yüzde 1
bile büyüyünce bayram ederken; Çin, Hindistan, petrol
fiyatlarındaki artışla Rusya, yüzde 10’larda büyüme
kaydetti.
Türkiye coğrafyada olduğu gibi yeni yarışta da iki grup arasında kaldı, yıllık
ortalamayı yüzde 5’lerde götürdü.
Bugün zengin Avrupa ülkelerinin derdi büyüme
değil; hükümetlerin en büyük sorunu, mevcut yaşam standartlarını koruyabilmek!
Evet, Çin’de paranın en büyüğünü kazananlar
aslında batılı şirketler. Aklınıza gelen bütün batılı dev markalar artık
üretimini Çin’de yapıyor. Onlar ucuz hammadde ve emek sayesinde hızla
zenginleşiyor. Onlar servetlerini katlarken, Avrupa ve ABD’de
işsizlik artıyor, ücretler düşüyor, sosyal güvenlik sistemi zorlanıyor.
Hükümetler emekli maaşlarını nasıl öderim diye kara kara düşünüyorlar.
Örneğin, Fransa’da “sosyalist”
hükümetin bütün derdi, emeklilik yaşını yükseltip emeklilerin sayısını
azaltmak, mevcut emeklilerin maaşlarını tırpanlamak, işyerlerinde 2 kişinin
yaptığı işi 1 kişiye yüklemek, taşeronluğu yaygınlaştırmak, kamu harcamalarını
olabildiğince kısmak; eğitim, sağlık, ulaşım vs. pek çok alanda faturayı daha
çok vatandaşa yüklemek… (Yazı yazıldığında E. Macron dönemi başlamamıştı)
Avrupa’da bütün hükümetler halka kemer
sıktırma programlarına asılıyor.
Yunanistan, İspanya’da olanları yazmayayım.
'GÜVENLİK' ADALETSİZLİK GÖSTERGESİ
Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve
demokrasinin güç kaybetmesinin en önemli göstergelerinden birisi de “güvenlik” alanıdır.
Bir ülkede polis ve jandarma sayısı ne kadar artarsa, adalet o kadar hızla
bozuluyor demektir! Sonuçta asıl amaç içeride oluşacak "tehdit"lere
karşı "müesses nizamı", yönetimi korumaktır. Artık zengin
muktedirler mevcut ayrıcalıklarını korumak için halkın demokratik rızasını
yeterli görmüyor ve hakim oldukları devletleri kendi ayrıcalıklarını korumak
için bir zor aygıtına çevirme derdinde.
Türkiye’de “özel güvenlik”te
300-350 bin kişinin çalışıyor olması, resmi “güvenlik kuvvetlerinin”
sayısındaki hızlı artış; polis, özel harekatçı vs. olmanın özendirilmesi ve
neredeyse “en garantili iş, en saygın meslek” haline gelmesi…
Son birkaç ayda orduya yazılmak için tam 234
bin kişi başvurmuş!
Varsa yoksa güvenlik…
“Göktürk” uydusu yüzde 20 yerli
üretimle bir Fransız-Alman yapımı olarak fırlatılınca bilimsel araştırma
yapacak veya televizyon yayınları daha kaliteli olacak sanmıştım. Meğer o da
“güvenlik” amaçlı fotoğraf görüntü çekimi vs. içinmiş!
Gençler için hatırlatayım, bundan 30 sene önce
“özel güvenlik” diye bir şey yoktu. Polis, jandarma dışında sadece
geceleri sokaklarda düdük öttüren gece bekçileri vardı.
Ha, sadece bizde değil, bütün dünyada askeri
harcamalar artıyor.
Çin devasa bir ordu, dev silahlanma
programları yürütüyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ordusunu lağvedip
varını yoğunu kalkınmaya harcayarak ülkesini en ileri ülkeler sınıfına sokmayı
başaran Japonya bile yeniden ordu kuruyor.
Şiddet her türlü tırmanıyor.
Bir yanda demokratik muhalefeti kendilerine
tehdit gibi algılayan iktidarlar barışçıl, demokratik sokak göstericilerine
kımıl zararlısına bile yapılmayacak şekilde, haşere ilaçlar gibi suyla, gazla,
plastik mermilerle dalıyor; bir yanda da bin bir çeşit silahla ortalığı kan
gölüne çevirip devletlere meydan okuyan silahlı örgütler görüyoruz.
Peki bunların, “Gini Katsayısı”nın
0,4’e çıkmasıyla, basınla, gazetecilerin işini yapamamasıyla ne alakası var, mı
diyeceksiniz?
ŞİDDETİ DAYATAN BİR EKONOMİ!
Türkiye ekonomisi “cari açık ekonomisi”
olarak isimlendirdiğim, eşi menendine pek az rastlanan bir duruma imza
attı.
Düşünün; memlekette her ay döviz dengesi
kabaca 5 milyar dolar açık veriyor. Normal yıllarda rakam bu; “cari
açık” yıllık 60-70 milyar dolar.
İşlerin sarpa sardığı, üretimin, piyasanın daraldığı yıllarda bu rakam yarı
yarıya kadar düşer. Çarklar işlemeye başlayınca tekrar yükselir, “motor
ısındı” der bizim ekonomiciler; büyüme yüzde 10’a, cari açık 70 milyar
dolara fırlar ve yeniden frene basılır vs.
Çark budur. Bizim ekonomi böyle işliyor, böyle
kurgulanmış!.
Kroniktir.
60-70 yıldır cari açığın olmadığı tek bir sene bile yaşanmamıştır.
Peki siyasi iktidarlar Allahın her ayı bu 4-5
milyar doları nereden buluyor?
Elbette kayıt dışı dâhil her yolu deneyerek!
İstanbul’dan, Akdeniz sahillerinden
yabancılara mülk satışı mı dersin…
Bavul ticareti mi dersin, güneyde kaçak sınır
ticareti mi dersin.
Birkaç yıl önce “Suriye’den kaçan
rejim muhaliflerini barındırma karşılığında” Katar ve Suudi kralının
Türkiye’ye 10 milyar dolar nakit verdiği iddiaları vardı. Gerçek mi bilmem, ama
sanırım yalanlanmadı.
“Kaynağı belirsiz döviz girişi” diye de bir oğlumuz var artık, nur topu gibi! TCMB bilançolarında
görünüyor.
Ve son 20 yıldır miktarı giderek artan bir
durum: Borçlanma…
Neredeyse bütün kamusal yatırımlar; köprü,
baraj, havaalanı, metrodan tutun da yollara, belediyenin önemli projelerine,
hastanelere, inşaat sektörüne… Artık her şey yabancı parayla, krediyle
yapılıyor.
Eskiden devlet, bu işleri bütçeden yapar,
kaynaklar yeterli olmayınca da işler yıllarca sürerdi.
Çünkü tasarruf adeti yok bizde. Dış borç lazımsa da devlet borçlanırdı.
Şimdi devlet kamusal projeleri özel şirketlere
ihale ediyor, onları borçlandırıyor, kendisi de “hazine garantisi”
sağlıyor. Dünya Bankası, uluslararası finans kuruluşlarınca geliştirilen Public
Privat Partnership (Kamu özel ortaklık) işlerini koordine ediyor. İşler yolunda
giderse devletin kasasından tek kuruş çıkmıyor; ama şirket çuvallarsa borç
hazinenin sırtında kalıyor.
İşte bu çarkı sürdürebilme adına, cari açığı
kapatacak döviz için hükümet sürekli, milyar dolarlık yeni ve büyük projeler
üretmek durumunda kalıyor.
Her ay 4-5 milyar doların girmesi lazım!
Çanakkale’ye boğaz
köprüsü, İstanbul’a ikinci, üçüncü boğaz; ikinci, üçüncü nükleer santral,
her ile bir havaalanı, paralı otoyollar, şehir hastaneleri… Bunlar planlanırken
memleketin ihtiyacı var mıdır, yok mudur dye bakılmıyor, zira batılı finans
baronlarına devlet garantili tatlı kazanç kapıları lazım… Bizde ise
zenginlerden vergi alamayan, ücretli kesimden ve tüketim üzerinden halktan
topladığıı vergileri de borca, faize, zor gücüne harcadığı için vatandaşa kamu
hizmeti veremez hale gelen yöneticiler de bunlara balıklama atlıyor. “Mega projeler”in
havasıyla vatandaşın gözünü boyayabiliyor.
Madem elektrik lazım, örneğin Bursa’daki koca Ovaakça
santralı niye yıllarca boş yatıyor? Demek ki, konu başka. Sürekli yeni enerji
yatırımları lazım; enerji yabancı için tatlı kazanç, garantili iş demek… Bir
nükleer santral demek 25 milyar doların T.C. sınırlarına girmesi, döviz demek!
Yaşadık, cari açığa koca bir yama işte… Yoksa dolar patlar maazallah!
Ekonomi yönetiminin düştüğü durumu anlayın
yani!
Şimdi Türkiye bu yolda kritik bir aşamaya geldi.
Yabancı sermaye girişi olağan haliyle sürdürülür olmaktan çıkıyor.
Bir yandan şirketlerin dış borcu artık sınırlarda, bir yandan da yeni para
girişi yavaşladı.
Finans merkezleri artık daha fazla taviz ve de daha yüksek faiz istiyor.
Garantiler, yüksek reel faizler istiyor.
Geçiş garantili köprüler, satış ve kira
garantili lüks rezidanslar, alım garantili doğalgaz santralları, ve de tepki
gösteren vatandaşa gaz ve cop garantili termik santraller, altın madenleri,
dağlar, güzel koylar!
12 Eylül askeri darbesinin gerekçesi bence 24 Ocak
Kararları’ydı. Toplumsal muhalefet bastırılmadan, “devlet şiddeti” olmadan,
o kararları uygulanma şansı yoktu…
Güçlü sendikaların, işyerlerini işgal edebilecek örgütlülüğe sahip işçilerin
olduğu yerde reel ücretlerle fazla oynama şansınız yoktu.
Şimdi, dış borçlanmayı sürdürme zorlaşıyor.
Piyasada çarkların yavaşlaması yüzünden şirketlerin döviz borcunu ödemesi
zorlaşmaya başladı. Örneğin, özel sektörün kısa vadeli (bir yıl içinde
ödenmesi gereken) dış borcu kabaca 90 milyar dolar, ama vadesi bittiği halde
ödenmemiş olanları eklediğinde bu rakam 140 milyar dolara çıkıyor. Doların 3,5
liraya çıkması yüzünden TL ile para kazanıp Dolar ile borç ödeme riske giriyor.
Ve de yeni projeler için şimdi yabancı fonlara
daha yüksek maliyetler ödemek zamanı. Uluslararası finans kuruluşlarına daha
yüksek faiz, kâr fırsatı yaratmak, daha ucuz işgücü, daha ucuz doğal kaynak,
daha ucuz arazi bulma zorunluluğu…
Bunlar vatandaş için, özellikle dar ve orta
gelirliler için daha fazla fedakârlık, daha düşük ücret için daha fazla süre
çalışma, daha çok kemer sıkmak, bildiğini yoksullaşma demek!
Yerli üreticiler için de daha fazla haksız
rekabet, altından kalkamayacağın teknoloji yatırımları, daha pahalı borçlanma,
daha az kazanma, iflas riskinin artması demek.
Ayrıca…
Bu gidişle, çarkların sekteye uğraması
yüzünden yüksek döviz borçlu şirketlerin borcunu ödeyememesi, yaygın iflaslar;
sonra da özel sektörün döviz borcu yükümlülüklerini devletin sırtlanması gibi
bir duruma doğru gitmek var...
Ve yeni “müesses nizam” da bunun
üzerine kurulacak!
Ekonomide her kriz bir “elek”tir;
zayıflar elenir, safdışı kalır; piyasayı güçlüler kurar.
Peki bu “ameliyatlar” yapılırken,
neşteri iyice bileyip hazır etmek gerekmez mi?
Yapılanları eleştiren, olağan hallerle
karıştırıp, kendini demokratik bir ülkede sanıp itiraz eden; yazan
gazetecilere, mevcut yaşam standartlarından fedakârlık etmek istemeyen; karşı
çıkan sivil toplum kuruluşlarına, siyasi partilere vs. “normal”,
“demokratik” kibar-nazik davranarak bunlar sağlanabilir mi?
Vatandaş kendi “onayı”, kendi
rızasıyla sofrasından lokması, elinden işinin alınmasına razı olur mu? Elinden
ekmeğini aldığınız vatandaş ilelebet size oy vermeye devam eder mi?
Her kriz döneminde, elimizi kolumuzu bağlayıp
bize yutturdukları hap için, “Acı ilaç” dememişler miydi?
Açıkçası, mesela 2008 sonunda patlayan krizde
11 milyar dolar, Gezi sonrası şak diye gelen 12 milyar dolar gibi “kaynağı
belirsiz” dövizlerle “kriz” şoklarının
atlatılmasını sağlayanlar, hani bir 15-20 milyar dolar daha atıp bu dalgayı da
sistem açısından savuşturabilir mi, bilmem. Ama bu böyle olsa bile
önümüzdeki dönemde olacakları “yumuşatacak” şeyler
değil.
Hatta tersine, kendisini bu “kaynağı
belirsiz” büyük paralarla garantiye aldığını düşünen bir siyasi iktidarın
girişebileceği akıldışı atraksiyonları tahmin etmek bile mümkün değil.
Farkındayım, bu faslı uzattım. Ancak mesleki
olarak “kaybettiklerimiz” deyince, bunun arka planında bir
ekonomik durumun, buna uygun bir politikanın da olduğunu görmek gerektiğini
düşünüyorum.
HABERCİLİK HEYECANI
“Oh be, yazdım işte sonunda… Bu sabah
herkes gazetede okudu, öğrendi gerçeği!”
diyebilmenin dayanılmaz sevinci, heyecanı, gururu, huzuru…
İnsanları sevindiren bir gelişme
olduğunda, “Bak, işte ben yazmıştım, bu işte benim de emeğim var” diyebilmek…
Mesleğe yeni başladığım yıllarda, gözümüz ne
aldığımız ücreti, ne sigortayı, ne de açlığı, parasızlığı, yorgunluğu
görürdü.
Yeter ki, haberimiz gazetede şöyle bir güzel yer alsın… Dünyalar bizim
olurdu.
Haberimiz manşetten verilsin, adımız yazılmasa
da olurdu!
Ankara’da stajyer olarak ilk çalıştığım
günlük Barış gazetesi ile okuldan mezun olduktan sonra işe
başladığım Anadolu Ajansı’nda sadece ben değil, bütün muhabir
arkadaşların heyecan kaynağı habercilikti.
İsterdik ki, her olayda en hızlı haberi, en
kısa sürede, en doğru şekilde biz verelim.
Muhabirler arasında dayanışmanın bugünden çok daha yüksek olduğunu
hatırlıyorum.
Ekonomi Servisi’nde başlamıştım, haber pratiğim yoktu, gidip izlediğim
bir olayı ya da önüme konulmuş bir basın açıklamasını okuyup ondan bir haber
yazmak yavaş ilerliyordu, daktiloyu iki parmakla ve yavaş yavaş yazıyordum. Şehri pek tanımıyordum, hangi kurum nerede bilmiyordum, gittiğim yerlerde
insanları tanımıyordum, kimi nasıl nerede bulacağımı bilmiyordum, tanıdık haber
kaynaklarım yoktu, telefon ajandam bile yoktu...
Söylemesi ayıp “Sen gazeteci olacaksın” diye çok değerli bir
ağabeyimin hediye ettiği ses kayıt cihazını, pil ve kaset alamama yüzünden
kullanamıyordum, zırt pırt otobüse, minibüse binmek için cebimde para
olamayabiliyordu, serde köylülük vardı vs. vs.
Ama bu ve daha pek çok “yok”ların
yanında “var” olan tek şey çalıştığım işyerinde çalışanlar
arasındaki yardımlaşmaydı ve bu yardımlaşma, dostluk, karşılıklı saygı, sevgi,
özveri sayesinde hepsinin üstesinden gelebildim.
ÖNCE DAYANIŞMA, ARKADAŞLIK FORA...
Sen bana yardımcı olurdun, ben sana…
Birbirimize bilgi, belge, ulaşım vs. her desteği verirdik. Sonuçta da başarı
hepimizin başarısıydı!
Biz 6-7 kişi orada sabahtan akşama, ertesi gün basında ses getirecek ne kadar
çok ve güzel haber üretebilirsek, o kadar mutlu olurduk.
Muhabirler arasında “haber atlatma”ya
ilk Hürriyet ve Günaydın gazetelerinde tanık oldum.
Aslında Hürriyet’e staj için gittiğimde, orada
çalışan bir sınıf arkadaşımla konuştukça sağlam bir habercilik faaliyeti
olduğunu fark ettim. En çok da Ankara temsilcisinin (oranın patronu gibiydi,
ama adını hatırlamıyorum, Erol Simavi’ye çok yakın, denirdi) bir muhabire
çıkışırken, “Bizim Cumhuriyet’ten neyimiz eksik” diye
siteminden etkilenmiştim. Anlaşılan haberin daha düzgün olmasını istiyordu.
Cumhuriyet özellikle Türkçe’yi iyi kullanmada, yazım kurallarını eksiksiz
uygulamada demek ki, Hürriyet’te de örnek alınıyordu!
Ancak özellikle “polis adliye
muhabirleri”nin kendi aralarında haber kapıştırmaları, “telsiz
yarışları”, “sen değil ben yazmalıyım”, “önemli habere ben
gitmeliyim”, zor işi arkadaşına yıkma; sabahları görev dağılımı
yapılırken gazetede daha çok yer alacağı bilinen olaylarda başkasını ekarte
etmek için ayak oyunları, “sen bakanı izle, başbakan bende”
havaları, tavrı, fiskos fiskos ve “atlatma”lar, doğrusu bana çok
tuhaf ve itici gelmişti.
1984’te Bursa’ya geldiğimde, artık Anadolu
Ajansı’nın ekonomi bültenine normal haber yazabilen bir muhabir olmuştum.
O sene bizim Bursa bürosunda muhabir olarak
tek bir kişi çalışıyordu, gazetecilik eğitimi falan olmayan, farklı kanallardan
gelmiş, iyi daktilo kullanan birisiydi, benim bildiğim “muhabirlik” yapmazdı.
Mesela haber peşinde falan göremezdiniz. Sabah gelir, akşam gider, oturduğu
yerden yerel gazetelerden haber derler, gönderirdi. Şımarık memurlara
benzetirdim. Orada bir “makam”ı, titri olması onun için her şeyden
önemliydi. Hani şu her gün ütülü elbiseyle, kravatla gelip “koltuğu
doldurma”, havasını satma derdinde olanlar vardır ya…
Ama büroda muhabir sayımız arttıkça durum
değişti. Büromuz giderek güçlü bir haber merkezi oldu. Gazetelerde daha çok
haberimiz çıkmaya başladı.
Tabi Bursa’da mesleğin kalbinin arttığı yerler
daha ziyade yerel gazetelerdi. Her birinde onlarca muhabir çalışıyordu.
BGC-ÇGD
Derken, gazetecilerin bir arada olma,
dayanışma isteği ve bazı girişimlerin sonunda baktım ki, meslek örgütü
olarak Bursa Gazeteciler Cemiyeti diye bir yer var. Ancak
cemiyet genç meslektaşlara şaşı! Üye olmak istediğinde “yaşın küçük” diyor, “Sarı
Basın Kartın yok” diyor; diyor da diyor… Adamlar küçük dağları biz
yarattık der gibi bakıyor bize.
Böceğiz onların gözünde.
Cemiyet’in, bugün yerinde Tayyare
Kültür Merkezi olan bir iş hanında bürosu vardı; bildiğin
meyhane…
Yaklaşınca kesif içki kokusundan anlıyorsun.
Aslında «tamam lan gelin, üye olun deseler»,
bizim akşamları oraya takılacak halimiz de yok!
Adındaki “cemiyet”in “cemaat”ı çağrıştırmasına
bir de bunlar eklenince doğrusu hiç kanım kaynamamıştı.
Tabi sonradan, BGC (Bursa Gazeteciler
Cemiyeti) de kendine çeki düzen verdi, “çanta”dan kurtulup kendi
yerinin sahibi oldu, kurumsal bir hale kavuştu, bugün Türkiye’deki cemiyetlerin
içinde en çok etkinliği olan, en aktif cemiyet oldu, kooperatifleşerek
gazetecilerin konut sahibi olmasına çok büyük katkılarda bulundu vs.
BGC’nin, o biz
gençleri biraz da “sakıncalı” göründüğü dönemde Çağdaş
Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi kuruldu.
ÇGD genç
muhabirler arasında ciddi bir ilgi odağı oldu. İlk defa bir gazetecilik meslek
örgütü, “Perşembe Söyleşi”leriyle uzun yıllar her hafta kent
yönetimi, siyaset, kültür sanat, bilim ve akademi dünyasından isimleri genç
gazetecilerle buluşturdu.
Derneğin çıkardığı “Çağdaş” ben dahil pek çok meslektaşımın
ilk kez haber dışında “makale”, “eleştiri”, “yorum”, “röportaj” yazmayı
denediği bir yer oldu.
Sanıyorum birkaç arkadaş da Çağdaş’daki yazılarından sonra
gazetelerde “köşe yazarı” oldular!
ÇGD kâh kent
kültürüne katkı, kâh derneğe maddi destek amacıyla konserler düzenledi, sivil
toplum örgütleri ile birlikte Bursa’da demokratik eylemlere katıldı, destek
verdi. ÇGD Ödülleri ile Türkiye’de insan haklarından basın
özgürlüğüne, pek çok konuda duyarlılık gösterdi.
Kişisel olarak ÇGD’nin özellikle
genç meslektaşlarımızın mesleki gelişmelerine katkısı olduğuna inanıyorum.
Ancak “statükocu”lar bu gelişmelerden duydukları rahatsızlığı
gizlemediler. Yapabildikleri ölçüde “Cemiyetçi-Çağdaşçı” çizgisi
çizmeye, araya aşılmaz duvarlar örmeye çalıştılar. Bursa’da Olay,
Bursa Hakimiyet ve Hakimiyet diye üç büyük gazete
vardı, bu üç gazetenin sahibinin üçü de Bursa’nın en önde gelen işadamıydı
ve BGC’nin üyesiydiler. BGC yönetimleri bir yandan bu patronlardan
daha çok maddi destek alma hayaliyle, bir taraftan da “gençler gelirse
yönetime girerler” kaygısıyla bu duvara tuğla taşıdılar.
ÇGD üyeleri için “solcu” imajı vermeye çalıştılar, patronlara
da “Ya gazetelere sendika getirirlerse…” korkusu saldılar.
BGC-ÇGD gerginliğinde “Bayram
Gazetesi”ni çıkarma yarışı tam bir bilek güreşine dönüşmüştü.
Malum, yasaya göre Ramazan ve Kurban Bayramlarında “Bayram
Gazetesi”ni ilde en fazla üyesi olan basın kuruluşu çıkarır.
Bayram Gazetesi de habercilik aşkından ziyade piyasada bayram
reklâmlarını kapma işidir…
Konu para yani…
Bayram Gazetesi’ni kotarma yarışı epey bir süre BGC ve ÇGD’nin üye
defterlerini evlere şenlik hallere sokmuştu! Üye sayısını fazla göstermek için
nasıl bir cambazlık yarışıydı o!
Bu “liste ayarlama” yarışını BGC kazandı sonunda.
Tabi zamanla, BGC genç gazetecilere ve bizlere
kapılarını açtı.
ÇGD’ye üye olanlara BGC’ye üye olma yasağı kalktı!
Bu durum BGC yönetimlerinde de değişime yol açtı. Pek çok gazeteci iki derneğe
de üye olmaya başladı.
Başladı ama, tam sevinecekken… Daha başka,
kötü bir şey oldu; gazetecilerin meslek örgütleri ile bağlarında ciddi
aşınmalar başladı.
Artık haftalık Perşembe Söyleşileri aksamaya, Çağdaş’ı
çıkarma zorlaşmaya başladı.
Gazeteciler derneğe pek uğramaz oldular. Lokal işletmeciye verilmişti,
müdavimler değişmiş, içkili bir yer olup çıkmıştı…
BGC de farklı değildi. İş çıkışı buluşmak, iki
laf etmek için gidecek bir yer arayan, bir lokal için ikide bir BGC yönetiminin
kafasını ağrıtan gazeteciler, BGC lokali açtığında, sanki sırra kadem
basmıştı...
BGC ile ÇGD’yi aynı safta tutan ve artık
her 24 Ocak’ta Setbaşı’nda toplanarak başlayan Uğur
Mumcu Yürüyüşü dışında, gazetecilerin aynı pankart arkasında yürümesi
tarihe karıştı. Örneğin birkaç keresinde 1 Mayıs alanında derneği
temsilen korteje getirilen pankartı sadece iki kişi taşımıştık!
NEDEN HERKES ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞILDI…
En azından Perşembe söyleşilerinde, ÇGD
lokalini doldurup heyecanlı sohbetler ederken, derneğe gelip sadece bira içen,
kimseyle tek laf etmeyen birkaç meslektaşı fark etmiştim. Gidip konuştum.
Arkadaşlar polis adliye muhabiriydi. Meğer zaten çekinerek geliyormuş,
kendisine “solculardan uzak durması” tavsiye ediliyormuş!
Kim bu solcular, diye düşünüyorum kendi
kendime… Solcu, komünist olmak nasıl bir şey? Bizler “solcu” demeyi
hak ettirecek ne yapıyoruz ki diye düşünüyorum; yemin ederim, tatminkâr bir
karşılık bulamıyorum.
2000’li yılların başına doğru manzara şuydu:
Yerel televizyon kanalları, Olay TV, As TV, çok sayıda yerel
radyo, İHA ve CHA haber ajansları ile “medya” artık
koskoca bir sektör olmuş, ortalıkta yüzlerce meslektaşımız olmuştu
Sayımız hızla artıyordu. Ama “medya” büyürken, sayımız
artarken, gazetecilik halleri de hızla buharlaşıyordu!
Babıâli’de dillendirilen “En iyi
mümderacat (içerik) ilândır” düsturu daha yakıcı hissedilmeye
başlandı.
Yarış, habercilikten reklâm pastasından pay kapmaya doğru kaymıştı...
Milliyet, Hürriyet, Tercüman, Türkiye, Zaman,
Sabah, Akşam, Star gazeteleri, bazı televizyon kanalları… neredeyse bütün
İstanbul medyası Bursa’da büro açtı.
Bu bir habercilik aşkı mıydı, yoksa buradaki sanayi potansiyeline sulanıp
reklâm kapma derdi miydi, artık günahları boynuna diyeceğim…
Bizim A.A.’da medya kuruluşlarına yönelik
farklı haber aboneliği çalışması vardı, ama reklâmla işimiz olmazdı. Fakat
giderek siyasi iktidarları kollama yönünde bir tavır söz konusu olmaya
başlamıştı.
Artık başımızda, “Evladım, kesinlikle taraf tutmayacaksınız. İster sağ,
ister sol parti olsun. İster muhalefet, isterse de hükümet partisi olsun...
Haber doğruysa kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın. Millet doğruyu bilecek.
Arkanızda ben varım” diyen Genel Müdürümüz Hüsamettin Çelebi gibi
birisi yoktu artık.
MUHABİRİNİ ASKERİ YÖNETİME KARŞI KORUYAN ÇELEBİ İNSAN...
“Tek bir konuda tarafız, o da Türkiye Cumhuriyeti’dir, ülkemizdir” diye
çizgiyi çeken Çelebi ki, 12 Eylül’ün, generallerin kılıcının en keskin olduğu
dönemde, benim gibi sıradan, gariban bir muhabiri “konsey”e karşı
koruyabilen bir yürekti!…
Düşünün, 80’lerin yarısı, Kenan Evren dönemi. Bir el
işaretiyle anında kendini hapiste bulabilir, bir kör kurşuna gidebilirsin…
Süleyman Demirel’in
adını bir haberde kullanmamla yer yerinden oynamıştı.
Milliyet, Tercüman, Güneş dahil büyük gazeteler “Anadolu
Ajansı Süleyman Demirel’in demecini geçti!” diye manşet attılar…
Olay, Demirel’in sözleri, yıllarca başbakanlık yapmış bir siyaset
adamının güncel bir konudaki açıklamaları falan değildi. Olay Demirel adını
yazabilmekti işte!…
Çünkü Demirel yasaklıydı, gazetelerde adını yazmak sıkardı...
O zamanın en hızlı Demirelcisi Nazlı Ilıcak bile köşesinde
ondan “Bir bilen” diye söz ediyordu…
Halbuki adamın yasağı siyasiydi ve sonuçta bir
gazeteci için Türkiye’de uzun yıllar Başbakanlık yapmış bir insanın adını
yazmak, güncel bir konudaki görüşünü haberleştirmek nasıl bir günah olabilirdi
ki?
Normal olanı bu değil miydi? Ben de işte bunu yapmıştım.
Ankara’da 5’li general döneminde, onların
yasakladığı bir siyasinin haberini, korkmadan yazmıştım, hem de patronu devlet
olan A.A.’da…
En önemlisi de o, adı gibi çelebi genel müdürüm, MGK’den gelen telefona rağmen
habere, haberciliğe, haberin namusuna, onu yazan kişi olarak da bana sahip
çıkmıştı!
Ruhu şad olsun. Bugünkü ilişkilere bakınca insan mesleğin bittiğini
düşünüyor!
Durum çok değişti, her kademede “güce
tapma”, “yaranma”, “yalakalık” kural haline geldi. Senden istenen cesurca
haber yazman değil, “amirlerine itaat etmen”…
‘SENİ İŞTEN ATTIRACAĞIM’
Mesela şöyle durumlar oluyordu: Biz kamu
kuruluşuyuz, valilik bizi kendine bağlı bir kurum olarak biliyor. Yani
TRT ve bizim ajans bir bakanlığa bağlı olduğu için, taşra teşkilatı protokol
şemasında vali yardımcılardan birisine bağlı görünür. Ama pratikte, bu
“amirimiz” varsayılan vali yardımcısını tanımazdık bile. Teamül böyle
oluşmuştu. Karışmazlar, ilgilenmezlerdi.
Ancak, şemaya bakarak, örneğin, birkaç kez, valiler, “kendine bağlı
personel” sayıp, hoşlarına gitmeyen bir haber yüzünden devreye girdi, muhabiri,
müdürü cezalandırmaya kalktı.
Tabi sonuç alamadılar. Çünkü iyi işleyen bir özerk konum vardı ve doğrusu ajans
yönetimi çalışanını korurdu; yani gazetecilik işiyle ilgili yargıyı başkasının
vermesine müsaade etmedi!
Bir örnek vereyim...
Marmara Depremi sabahı Yalova’dayım. Yalova depremini ilk duyuran muhabir
olmuştum.
Sabah ortalık ana baba günü. İnsanlar beşer,
onar, kapalı kasa araçlarla kaldırıyor cesetleri, gözümüzün önünde… Olayla
ilgili bilgi almak için valiyi aramaya başladık. Yalova Valisi sabah sabah
ortalıkta gecelik pijamayla dolaşıyor. Kahvehane gibi bir yerde toplanmışlar,
bir Kriz Masası oluşturmuşlar. Belli ki kaldığı ev hasar almış, o da kaçmış.
Diyorum ki, “Efendim, depremde ölü sayısı
nedir?”
Çünkü haber lazım, Türkiye dört gözle Yalova’da ne olduğunu bilmek
istiyor.
Oradaki bir Vali Yardımcısı “Depremde şu ana kadar ölü sayısı 3’tür, öyle
yazın” gibi bir şey söyledi.
Vali yardımcısının yanına yaklaşıp, “Efendim
siz ölü sayısının 3-5 kişi olmadığını iyi biliyorsunuz. Tahmininiz nedir”
şeklinde bir sorum oldu.
Vali yardımcısı birden celallendi, bağırmaya
başladı. Öfkeyle çalıştığım yeri sordu. Söyleyince adam nasıl bir rahatladı,
çekti bir sandalye, oturdu: “Tamam, şimdi talimat veriyorum, seni
derhal işten attıracağım. Sen nasıl bana böyle konuşursun!”
Önce şaşırdım, sinirlendim, böyle bir günde
olacak iş değil. Sonra bana da bir rahatlama geldi; çünkü telefonlar
çalışmıyor, kimseyi arayamazdı! Polisler de can derdinde, ortada hiç birisi
yoktu…
Neyse, ilerleyen günlerde yatıştı, şartlar yardımlaşma ortamını dayattı.
Bir de taraflı haber yazma konusu var.
Dışarıda “A.A. devlet kuruluşu, hükümetin borazanı, tarafsız
gazetecilik yapmaz” görüşünde olanlara rastlıyordum.
Ancak en azından çalıştığım sürenin çok büyük bir bölümünde, bunun böyle
olmadığını söylemeliyim. Piyasada en iddialı gazetelerden bile daha özgür bir
gazetecilik yaptığımı düşünüyorum. Bu yargıya da emekli olduktan sonra, özel
sektördeki iş deneyimlerimden sonra vardım. Tabi bunda, kurumda yerleşmiş bir
habercilik kültürü, kadroların rolü kadar, sendikanın bulunması, gazeteciyi
ertesi gün kapının önüne koymanın güçlüğünü de hatırlatmam lazım. Sendika,
sadece toplusözleşme, para değil; normal 212 Sayılı bizim meşhur yasanın
uygulanmasının da güvencesiydi valla.
Sendika gitti, gazete ve televizyonların büyük çoğunluğu 212'yi uygulamıyor.
Tabi A.A.'da da köprünün altından sular akmaya
devam ediyordu. “Serbest piyasa”, “kazan kazan” evrensel
habercilik standartlarının sorgulanmasını ve tahribatı getirdi.
Gazetelerde olanlar zamanla ajansı da etkiledi. Örneğin eskiden TGS ilk
toplusözleşmeyi A.A.’da yapardı, sonra gazetelerde TİS’ler bizim sözleşme
üzerinden yapılırdı. Zamanla gazeteler sendikayı kapı dışarı etti, Türkiye
Gazeteciler Sendikası’nın tek sözleşme yapma yetkisi olan işyeri neredeyse biz
kaldık. Sonra tabi ajans da piyasadaki eğilime uymaya zorlandı. En son, işte
sırf TGS'yi yetkisiz hale getirmek için yeni bir sendika kuruldu vs.
Şimdi artık kağıt üstündeki sendika da son dönemini yaşıyor gibi.
TGS'nin değeri şimdi daha iyi anlaşılıyor!
Meğer sendika ve sözleşme ne büyük bir şeymiş! Piyasada TGS’nin devredışı
kalmasının ardından gazetelerde işten çıkarmalar, ücretlerde düşüş, çalışanlar
arasındaki dayanışmanın, dostlukların uçup gitmesi gibi çok yönlü kayıplar
yaşanmaya başladı. Çalışanlar, yöneticinin iki dudağından çıkacak söze mahkûm
oldular.
Akşam mesai saati bitince, işten çıkan
muhabirler, artık “müdürden önce çıkmaz” oldular.
Sendika sadece ücret artışı değildi. İşler
daha düzenli olurdu. İş disiplini daha sıkıydı. Günlük çalışma 8 saatti.
09-16.00 dışında çalıştığında fazla mesai alırdın. Haftada iki gün, yılda 30,
10 yılı tamamlayanlar yılda 45 gün ücretli izin kullanırdı.
Sadece ajansta değil Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerden ayrılanlar ciddi
tazminatlar alır, ev sahibi olabilirlerdi.
TURBAN diye kamuya ait turistik tesislerde yarı fiyatına tatil yapardık. THY,
telefon, tren vs. ücretleri yarıya indirimliydi.
Ve sendikayı etkisiz hale getirmeyi başaran
rüzgâr herkesi önüne katıp savurmaya başladı.
İktidarlar değişti, sonuçta kişisel olarak
baktım ki, başımıza getirilen kadroların niyeti bozuk, kendi isteğimle
ayrıldım. O günkü Genel Müdürümüz şaşırdı, ilk kez kendi
isteğiyle kurumdan emekli olmak isteyen kişi benmişim! Teşekkür yazısı
yazdı, anı olarak saklarım.
Tabi mevki makamı mesleki faaliyetin dışındaki
yeteneklerle sağlamaya çalışmak da her zaman sürdürülebilir olmuyor işte.
Hükümet değişti ve siyasetle gelenler de siyasetle gitti. Üstelik onlar kendi
istekleri dışında ayrılmak zorunda kaldılar, arkalarında tekme iziyle...
MUHABİRE ‘KAŞIK DÜŞMANI’ MUAMELESİ…
Gazete ve televizyonlarda çalışan arkadaşların
habercilik yaparken inisiyatif alanlarının günden güne daraldığını gözlemlemeye
başladım. Gazetelerin reklâm servisleri özellikle de ekonomi muhabirlerine
neredeyse iş tarif etmeye, “Falanca firmanın haberi yazılacak” demeye,
röportajı yapılacak kişinin kim olacağına karar vermeye başladılar.
Ya kardeşim, şirketin “haber niteliği” olacak bir şeyi varsa, evet
bu bir haberdir, zaten koşup yazarım...
Ama baktık ki, sevda habercilik yapma değil;
“haber”in amacı sadece o şirketten alınacak reklâma yol yapmak!
Elbette gazetelere, televizyonlara reklâm
lazım.
Gazeteci ister ki, çalıştığı gazete çok
sevilsin, satılsın, okunsun, reklâm geliri iyi olsun. Kendisi de para
kazansın.
Anca destursuz her şeye reklam diye dalan bu kafayla aramızdaki fark
şuydu:
Ben diyorum ki, arkadaş, çok güzel habercilik yapalım, insanlar
gazetemizi kapışsın, tiraj, satış, okuyucu çoğalsın… Reklâm verenler salak
değil ki... Hedeflediği kitleye en çok hangi yayınla ulaşacaksa ona reklâm
verecektir zaten!
Batılı gazetelerden örnekler veriyorum, Newsweek aboneliğimden
söz ediyorum, "Beni Newsweek'in pazarlamacıları abone yapmadı,
bakın adamların reklam büroları bile yok, ama şirketler, kurumlar gidip orada
reklamım çıksın diye kıçını yırtıyor vs. vs. anlatıyorum..
Ama hayır, nafile...
Adamın gazetecilik, habercilik diye bir derdi yok.
İşe reklâmla zengin olacağım diye girdiği için çalışandan bütün istediği
reklâm!
En gözde elemanı reklâmcı.
Muhabir onun gözünde “kaşık düşmanı”!
BÜTÜN SAYFALAR REKLAM OLSA DA...
Yapabilseler, bütün sayfaları reklâmla dopdolu
gazeteler çıkaracaklar ve de bizden kurtulup bayram edecekler!
Bir de… “Patron bunun yazılmasına izin
vermez”, “Bunu yazarsak o şirketten hayatta reklâm alamayız”lar hızla
çoğaldı.
Artık bir olay izlenirken, kime yararı olup olmayacağı, bunun sonuçta
gazeteye bir “getirisi”nin olup olmayacağı hesap edilir oldu.
Patronun seveceği, ona para getirecek haberi yazmak, röportajı ona göre dizayn
etme çabası gittikçe çıplak, gözle görünür hale geliyordu.
Gazete ve televizyonların sahipleri zaten
patrondu, adamların başka büyük şirketleri vardı. Açıkçası ticaret yapıyorlardı
ve basın kuruluşları da “ürün çeşitlemesi” kapsamında bir
şeydi işte.
“Tam sayfa reklâm gelmiş” denildiği zaman, muhabir olarak senin o sayfaya haber koyma
şansın yok artık!
2001’e emekli girdim, birkaç sene de
çalışmadım. Ardından haftalık bir ekonomi gazetesi çıkarma macerası oldu.
Ancak gazetenin patronu, yani parayı veren kişinin esnaflık ile gazetecilik
arasındaki sınırı görememesi yüzünden ayrıldım (kovuldum da desem sonuç
değişmez).
Bir ara, İstanbul’da yayımlanan bir aylık “sektörel
ekonomi dergisi”nden “Bursa Temsilcimiz olur musun” dediler.
Kabul ettim.
Haberler, röportajlar gönderiyorum, heyecanla. Ama baktım pek memnun değiller.
Telefonla arayıp, “Haberlerimi beğenmiyor musunuz” gibi
sorduğumda, karşımdaki patron gayet net, “Ya, biz derginin içeriğini
zaten dolduruyoruz. Bize reklâm lazım. Sen bize reklâm gönder” deyince
şaşırdım.
Meğer, başarılı bir muhabir olarak adımı duyunca, “Tamam şirketler
elindedir, bize reklâm yağdırır” diye düşünmüşler! O iş o gün bitti…
Yine İzmir’de haftalık çıkan bir "ekonomi
gazetesinin" temsilciliği için arayan, patron, “Büro tutacaksın,
kirası, masrafı sana, karışmam, normal ücret de ödemem, sadece aldığın
reklamdan komisyon alırsın” deyince sohbetimiz otel lobisinde öylece
kalmıştı.
Pek çok değer “out” olmuş,
yeni yeni davranışlara tanık oluyorduk. Artık benim “güce tapma” dediğim “yalaka” kalemşorluk
gittikçe moda oluyordu.
Yatıp kalkıp belediyelere, iktidara, belli başlı büyük firmalara, yani para ve
güç kimdeyse onlara dönük methiyeler yazma…
Bunun bir yanı reklamın yolunu döşemek, bir yanı da iktidar sahibine siyaseten
“bak, ben senden yanayım” mesajı vermek. Zira her daim düstur
aynı: Zenginliğin kaynağı devlet!
'KÖŞE' OLMAK - 'YAZAR' OLMAK !…
Gazetecilikte 'Köşe yazarı' olmak,
eskiden bir olaydı, uzun yıllar muhabirlik yapmanız gerekirdi. 'Köşe'de
tarafsız yorumlar yapabilmek çok üst, kalifiye bir işti, saygındı. Köşe
yazarlarına biz üstat gözüyle bakardık, zira onlar bizim yaptığımız muhabirlik
işinin ustalarıydı.
Ama şimdi köşe yazarı olmak için muhabirlik
yapmaya, hatta gazeteci bile olmaya gerek yoktu!
Herkes bir köşede yazıyordu işte ve gazetenin
başındaki yöneticiler, patronlar çok hoşlandılar bu işten…
Adam kakara kikiri, yediğini içtiğini yazar,
rakip takıma iki de laf çaktın mı, sosyetenin gündemindesin!
Köşe yazarı deyince benim aklıma, sazı eline almış bir aşık, bir ozan
gelirdi.
Oysa şimdi saz, aşık olmayanın eline
tutuşturulmuştu; adam tezeneyi tele dokundurup ruhumuza mı seslenecek, yoksa
sazın gövdesine kafa, yumruk mu atacak bir türlü karar veremiyordu!...
Topluma söyleyecek sözü olmayanın gazetedeki köşede yazacak neyi olabilirdi ki?
Kuşkusuz bu meslekte uzun süre emek veren ve
bileğinin hakkıyla yazmaya devam eden dostlar başımın üstünde. Onlar da olmasa
zaten herhalde gazeteleri kimse okumaz!
'KÖŞE MUHABİRLİĞİ'!
Yeni yetme “köşe yazarlığı”
baltanın en büyüğünü haberciliğe indirdi!
Artık haber olması gereken
şeyler “köşe”deydi.
Köşelerde, olaylar tamamen sübjektif,
yönlendirilmiş, yoruma dayalı, haberde olması gereken objektif, nesnel
hassasiyetler yok sayılarak, tek taraflı verilmeye başlandı.
Bu, haber kaynaklarının da işine geldi.
Şirketler, kurumlar, siyasi partiler, belediyeler
bu yeni yetme “köşe yazarları”nı yere göğe sığdıramaz oldu.
Basın davetlerinde köşe yazarları başköşelere kurulmaya başladılar.
Çünkü sorgulamıyor, araştırmıyor, bütün
yeteneklerini methiye düzmekte harcıyorlardı.
Valla adamlar “yazar” olmadan “köşe” olup
çıkmaya başladılar...
Belediyelerin bazı köşe yazarlarına düzenli
para ödediği iddiaları bu camiada çoktan beri sır değil.
Ünlü köşe yazarı olmak
için “methiye” ve “yağlama” dallarını beğenmeyenler
için “sövme”, “bel altı çalışma” dalları da
açıldı!
Şaka değil, sırf muhalif siyasi partilere,
gruplara, rakip şirketlere, rakip spor takımına, rakip belediyeye, rakip adaya,
rakip vekile belden altı çalışmaları sayesinde köşe yazan, “ünlü
gazeteci” olanları bile görebildik!
Hani "Tetikçi" denir ya, haller bu minvalde.
YENİ DÖNEMİN KURUMLARI
2001 ile 2009 arasında artık bu yeni dönem
kendi kurumlarını yaratmaya başlamıştı.
Örneğin, kamu ve özel kuruluşlardaki “Basın
ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü” artık gazetelere “bilgi” vermek, “açıklama” yapmak yerine
doğrudan “haber” yazıp servis etmeye başladılar.
Gazete ve televizyonlar muhabir sayısını
azaltmaya başladı.
Nasıl olsa pek çok yerden “haber” geliyordu
ve gazetede iş “redaksiyon”a kalıyordu!
Bir de baktım ki, pek çok meslektaşım artık
haber peşinde, olaylarda görünmüyor.
“Redaktör”, “Editör” olmuş, “içeride”…
Haber ya ajanslardan ya da sayısı hızla
artan “PR-Public Relation” adı şirketlerden geliyor.
“Ajans” dediğim de hani öyle Reuters, AFP, AP gibi
haber ajansı falan değil.
Artık piyasada her şirket bir “ajans”la
çalışıyor ve bu “ajans” hem reklâm, organizasyon, tanıtım işi
yapıyor; hem de şirketler kendi haberlerini bu ajanslar eliyle gazetelere
servis ediyorlar.
“Halkla ilişkiler uzmanı”ndan
sonra “basın danışmanlığı” da çağ atladı ve iş yaptıkları
kurumlarla ilgili gelişmeleri, bilgilendirme-açıklama yapma, haberi
gazetecilerin yazmasına yardımcı olmak yerine; artık doğrudan kendileri yazıp
hazır haber olarak göndermeye başladılar.
Daha kurumun, kişinin adını yazmadan, öznenin
önüne bir sürü övgü ifadesi yerleştirilmeye başlandı…
Ya, haberi ben kendim yazmak istemiyorum
kardeşim!
O işi muhabire bırak sen!
Bir yöneticiyle röportaj yapmak, görüşmek
istedin mi, yol bu danışmandan geçiyor.
Bu danışmanların bir kısmı basından ayrılıp gittiği için, tanıdık; atlamak
istemiyorsun, kırmak istemiyorsun, dostlukların var, nereden baksan sıkıntılı
bir durum…
BAŞKENT ANKARA’DA GAZETECİLİK HALLERİ…
2009-2016 arası Ankara’daydım ve başkentte
gazetecilik ile ilgili birkaç noktayı paylaşmak istiyorum
Ankara’da fiilen gazetecilik yapmadım,
Fransızca, İngilizce bir şeyler araştırmaya çalıştım.
Ama, zaten çalışmak istesem de iş bulmam çok
zormuş.
Baktım ki, Ankara’da tanıdığım, bizim
kuşaktan, okuldan, ajanstan her kim varsa, büyük bölümü bir şekilde medya
dışına savrulmuş.
Şanslı olanlar benim gibi emekli
olabilmişlerdi.
Mesleki duyarlılığı olan kim varsa,
gazetelerden, televizyonlardan uzaklaştırılmıştı.
Tanıdıklarla haberleşmeye başladıkça, hatırı
sayılır bir “emekli gazeteciler grubu” oluşturduk. 8-10 kişilik
bir saz ekibimiz (!) oldu yani.
Her fırsatta bir yerlerde buluşup sohbet ettik. Kimi zaman mesleği, kimi zaman
memleketi "düzelttik”!
Ankara’da gazetecilerin en büyük uğrak
yeri TBMM’dir. Bizim de sıkça gittiğimiz yerlerden birisi meclis
oldu. Mecliste gazeteciler, ücretini ödeyerek, yemek yiyebiliyor. Fiyatları çok
uygun olduğu için gayet cazipti.
Aslında meclisin kütüphanesini mesken edinmeyi takmıştım kafaya; ama her
seferinde kulisler, muhabbet, grup toplantıları vs. daha çekici geldi, fırsat
bulamadım.
Meclisteki gazetecilikle ilgili gözlemim
şu:
Elbette TBMM gazetecilik açısından çok
değerli bir yer.
Yani memlekette olup bitenleri en kapsamlı anlayabileceğin yer orası. Bütün
yasalar orada, geçmişte yaşanan her şeyin belgesi orada –ki, araştırmacı için
çok büyük bir hazinedir-.
Yasaların nasıl çıktığını görüyorsun, siyasi
partilerin ve de siyasetin aslında nasıl bir şey olduğunu, memleketin nasıl
yönetildiğini gözlerinle görüyorsun işte o salonlarda!
Örneğin ben meclisle gidip geldikçe, izleyip
dinledikçe Türkiye’nin sanıldığı gibi TBMM tarafından, (bunu
siyasi partiler diye de okuyabilirsiniz) yönetilmediğini düşünmeye
başladım.
Dahası, yasaları bile öyle vekiller hazırlamıyor! Vekilleri daha çok “evet/hayır” deme
pozisyonlarında görüyorsunuz; yasaları hazırlarken fikir tartışması falan
görmüyorsunuz. En azından ben tanık olmadım.
Yasa tasarı ve teklifleri liderin kendi
çantasında veya görevlendirdiği birisinin çantasında gelir.
Vekile sadece evet/hayır demek düşer.
Partiler malum “lider partisi”… Sıkıysa itiraz et...
Fikirlerini özgürce açıklamak mı istiyorsun:
tek şartımız var, onaylamak! Liderin baştan onaylaması lazım. O da
kafasına yatan birşey bile olsa "sakalı kaptırma", inisiyatifi
kaybetme kaygısıyla bundan imtina eder...
Vekiller kişisel olarak yasama faaliyetinde
devre dışı olduğu için de örneğin, teklif muhalefet partisinden gelmişse,
feriştahı olsa kabul edilmez.
Hani “Tamam partilerimiz farklı,
görüşlerimiz farklı ama işte meclisteyiz, parti ayrımı yapmadan en uygun
yasaları çıkarmaya bakalım, şu şu konularda ortak davranabiliriz,
uzlaşabiliriz” falan durumu yok.
Dikkatler yasanın içeriği değil, liderden
gelecek işaretlerde.
Uzaktan kumandalı sanırsın....
Bakarsın Genel Kurul’da yasa görüşülüyor,
içeride 10 vekil ya var ya yoktur; ama sıra oylamaya gelince birden içeri akın
ederler.
Kabul edenler/etmeyenler?...
Çok ilginç, vekiller salonda olmadıkları halde
ne oy vereceklerini biliyor, içeri girer girmez ellerini ona göre
kaldırıyorlar!
Tabi bu da bütün muhalefet partilerinde, ifade
edilmeyen bir yılgınlık yaratmış.
“Madem parmak sayısıyla hep kaybediyoruz,
hazırladığımız bütün kanunlar reddediliyor, o zaman niye teklif hazırlıyoruz?”
“Niye konuşuyoruz, niye fikir söylüyoruz,
niye zaman kaybediyoruz,”
veee, “Niye bu meclisteyiz!”
Yakınmalar bu noktalara kadar uzanıyor…
Anlayacağınız büyük hayallerle meclise giden
vekillerin çoğu hayal kırıklığı içinde.
Bu noktada size bir anekdotu aktarayım.
Orta ve üzeri yaşlar hatırlayacaktır, Ali Osman Sönmez Bursa'nın en büyük
sanayicilerinden, BTSO'nun değişmez başkanı vs. idi. Tuttu bir partiden
aday oldu ve milletvekili seçildi. Ama kolayca listenin seçilecek yerine
konulduğu, seçildiği, rahatı yerinde gözüktüğü halde yüzünde bir
memnuniyetsizlik hissediyorduk.
Bir gün meraklı sorularımız üzerine koltuğunda öne doğru eğilip bize "Yav
çocuklar, ben de bu meclisi bir halt sanıyordum!" deyiverdi.
Rahmetli Ali Osman Sönmez’in popular bir iş insanı olarak iş yapmak, sorun
çözmek, sonuç almak üzerine kurulu yaşam pratiği orada iflas etmiş, hayal
kırıklığına uğramıştı.
Sönmez’e göre meclisteki milletvekilerinin
çoğunluğu "Eline mikrofonu alıp car car konuşmaktan başka yeteneği
olmayan” insanlardı!
İktidar partili vekiller, en azından seçmenlerine iş takibinde yardımcı
olabiliyor, kalkıp Ankara’ya kadar giden seçmeninin işini takip edebiliyor, işsize
iş bulabiliyor.
Muhalefet partili vekillerin böyle şansları da
yok.
Mecliste her gazete, siyasi meşrebine göre partilere, liderlere ve gruplara bir
rezerv koymuş. Ona göre izliyor.
Bütün iş birkaç deneyimli gazetecinin
yaptıkları etrafında dönüyor. Meclis koridorlarında, parti, lider ayırmadan
koşuşturanlar onlar.
Ne varsa bizim kuşakta var diyorum. İçlerinde çok sevdiğim, gazetecilik okulundan sınıf
arkadaşlarım vardı.
Haberler onlardan çıkıyor, siyasilerle birebir
kontakları var.
Sınıftan değil, ama meslekten tanıdığım
isimler de var.
Ya, bunlar belki de bizim doğru dürüst,
tarafsız gazeteci kuşağının son temsilcileri gibi, inanın…
Gençler başka düşlerin peşinde.
Yeni kuşak gazeteciler sadece bir açıklama
varsa onu alır, merkezlerine geçerler, o kadar.
Bir de örneğin, “Ak Parti Muhabiri/uzmanı”, “CHP Muhabiri/uzmanı” gibi
durumlar var.
Evet, bu yol gazeteciye, daha fazla “uzmanlık”, bir
partide olanları daha çabuk, doğru öğrenme fırsatı veriyor.
Ancak ilginç bir şekilde o partiyle de bir “angaje” durum
ortaya çıkıyor ve bu da bana çok sağlıklı gelmedi.
Mecliste her gazetenin, televizyonun bir
bürosu var.
Özellikle her Salı, “Grup Toplantısı” günlerinde meclisin
bahçesi canlı yayın araçları ile dolar.
Salı günleri “Grup Toplantısı” adı
altında partilerin kapalı miting günüdür! Sadece lider konuşur,
salonu hınca hınç dolduran kalabalık, sloganlarla inletir meclisi…
Koltuğunu izleyiciye verip bu “mitingi” ayakta
izleyen vekiller görebilirsiniz. Liderler coşar, kendini miting alanında
sanırsın. Meclis TV bunları canlı verir.
Yayında arıza saatleri, muhalefetin grup
toplantısı saatlerine denk gelir!
BURSA MEDYASINDA DEĞİŞİM
2016 başında Ankara'dan yeniden döndüğümde
Bursa medyası hiç de 6 sene önceki medya değildi.
Haber peşinde buluştuğumuz meslektaşların
neredeyse hiçbirini tanıyamaz haldeydim. Bir basın toplantısında, açılışta, 20
gazeteci varsa, tanıdığım en fazla 3-4 kişi çıkıyor. Oysa 6 sene önce işe yeni
başlamış bir iki kişi dışında hepsini tanırdım, selam sabah vardı.
Davetlerde, yemeklerde tanıdık yüzler biraz
daha artıyor, galiba buraya daha çok orta yaştakiler geliyor.
Ama değişen sadece yüzler olmamış, Bursa’da
habercilik anlamında pek çok şey değişmiş.
Dikkat ettim basın toplantılarında pek soru
soran yok!
Sanki herkes haber kaynakları ile “aman
beni yanlış anlar, eleştiriyorum sanır” havasında.
Bir gün, bir STK başkanı ile röportaja
gitmiştim. Beklerden, sehpanın üstündeki gazete yığını dikkatimi çekti. Hepsi
de Bursa’da yayımlanan gazeteler. Çoğu haftalık. İçlerinde adını internetten
gördüklerim vardı, ama çoğu sanal olarak da görmediğim, adını duymadığım
gazetelerdi.
Merakla teker teker karıştırmaya başladım.
Baktım ki, tanımadığım bir sürü insan köşe
yazarlığı yapıyor… Bu kadar çok sayıda köşe yazarının olması neye
dalalettir bilmem.
Gazete sahibi olarak yazıyor, uzman sıfatıyla
yazıyor…
Hem de ne uzman! Bunlar her konuda
uzman !
Hani 30 yılı aşkın süredir bu meslekte olan,
haber peşinde koşan birisiyim. Ama ben bu şehirde bunların hiç birisini bir
haberde görmemişim, tanımıyorum.
Tabi internet haber siteleri hayli
çoğalmış.
Aslında 2017 yılına girerken Bursa’daki gazete, televizyon, haber ajansı, haber
sitesi vs. olarak medya kuruluşlarının listesini birisi hazırlasa, inanın çok
yararlı olur diye düşünüyorum.
Ama bunları düşünürken, bir yandan da meraklı
meraklı gazetelerin sayfasını çeviriyorum.
Şunu fark ettim: O gün o masada okuduğum
gazetelerin tamamındaki haberler son bir hafta içinde çalıştığım gazeteye
internetten mail olarak gelen şeylerdi. Belediyelerden, STK’lardan,
şirketlerden, partilerden vs. gelen fotoğraf ve “haber”lerdi sayfaları dolduran.
“Haber” benim
mail adresime nasıl gelmişse, işte karşımdaki sayfalarda da aynı şekilde
duruyordu!
Gazeteler arasındaki fark, sadece köşe
yazarları, mizanpaj ve reklâmlardı.
Bunun dışında sanki hepsi tektip giyinmişti!
Kişisel olarak hep bardağın dolu tarafını esas
almaya çalışan birisi olmaya çalıştım; zira negatif ve karamsarlıkla ileriye
atılacak tek bir adım dahi olamaz, diye inanırım.
Elbette bu “değişim” içinde çok
umut verici şeyler de var.
Örneğin şimdi gerek fotoğraf gerek ses kayıt cihazları çok daha gelişmiş
durumda. İnternet ile pek çok bilgiye ulaşma kolay. Eskisi gibi kalın telefon
rehberlerine gerek yok. Tıkladın mı, hepsi elinin altında. Galiba şimdi en
büyük telefon rehberleri, cep telefonunda…
Eskisi gibi santrale değil, doğrudan adama
ulaşıyorsun!
Küçük bilgisayarını yanına alıp anlık yayın,
canlı yayın yapma, hızlı haber üretme olanakları var.
Örneğin bir meslektaşı elindeki cep telefonu
sağa sola çevirerek konuşurken fark edip, “hayırdır” deyince,
internet sitesinde canlı yayın yaptığını öğrenmiştim.
Facebook, Twitter, haber, fotoğraf paylaşımı,
haberleşme, gündemi takip etme vs. açılarından harika fırsatlar sunuyor.
Ama haberlerin “hazır” gelmesi
bir tür bağımlılık yaratmış, deneyimli muhabir çalıştırma neredeyse kalmamış.
Sadece bunlarla kalsa iyi...
Haber üretimi hızla muhabirin, gazetecinin işi olmaktan uzaklaşıyor.
Haberin “hazır” gelmesi yetmezmiş gibi, örneğin röportajda da
çoğu zaman “Siz soruları gönderim, biz cevapları yazıp röportajı hazır
verelim”, “Siz röportajın konusunu verin, biz hazırlarız” manzarası
ile karşı karşıya kalıyoruz.
Özellikle genç kuşakta haberi, röportajı
yazdıktan sonra, “onay” için röportaj yaptığı kişiye, haber
yazdığı şirkete, kuruma gönderenlere rastlıyorum.
Adam “istemiyorum” derse,
yayınlanmıyor!
Kişi ve kurumlarla “iyi geçinme” isteği,
habercilik heyecanı ve reflekslerini iyice köreltmeye başlamış gibi.
DEVLET BÜYÜKLERİNİ İZLEMEK…
Birkaç hafta önce bir bakanın Bursa’ya
geleceğini duydum. Bazı firma ziyaretleri olacakmış. Tabi, eski reflekslerle
hemen valiliği aradım. Valilikten sayın bakanın programını öğreneceğim, ona
göre takip edebildiğim bölümlerine katılacağım.
Aaaa yok!
Valilik santralındaki görevli yoruldu vallahi... Nereye bağlasa ‘bilmiyoruz’ diyor, ‘filanca
ile görüşün’ diyor, başından salıyor.
Neyse sonunda valilikte yönetici konumundan
emekli bir bürokratı buldum da mesele açıklığa kavuştu...
Eskiden bakan, başbakan gibi devlet büyükleri
Bursa’ya geldiğinde Valilik il sınırları içindeki bütün programını yapar,
gazetecilerin takip edebilmesi için bir basın aracı tahsis ederdi; izlemek için
aracı olmayan muhabirler o basın aracına biner, gün boyu takip yapar,
görür, sorar, soruşturur, haberini yazardı.
Oysa şimdi “varılan mutabakat üzerine” artık
bakanların ziyareti ile ilgili bütün programı iktidar partisinin il başkanlığı
yapıyor, valilik de “ayrıca program yapmıyor”muş!
Vay be… Nereden nereye...
Daha 10-15 sene önce valilik bakanın,
başbakanın programını kimselere vermez, kendisi yapardı.
Valilik “devlet” olarak, iktidar partisi bile olsa siyasi partiler
ile arasına bir mesafe koyar, onu korurdu.
Akşama kadar bakan ile birlikte dolaşan, açılış, temel atma gibi törenlere
katılan vali, iş bakanın parti ziyaretine gelince, gruptan ayrılır, sıvışıverir,
siyasi etkinliklere katılmazdı. İktidar partisi de olsa siyasi partilerle
arasına bir mesafe koymaya özen gösterirdi.
Oysa şimdi bütün programı, hatta basın
duyurusunu da iktidar partisinin il başkanlığı yapıyormuş.
Basın ile ilişkileri de tabi tamamen parti düzenliyor.
Durumu anladıktan sonra o gün o bakanı kim
takip etti, ne yazılacak diye merakla bekledim; maalesef bakanın temaslarının
büyük bölümü hiç izlenmemişti.
Tahminim yine gazetecilerin haber yapmasına
yardımcı olmak yerine, bazı “danışman”lara yazdırılan suya tirit
bir “haber”, basına servis edildi. Ergesi gün medyada yer alan
haberler de aynı fotoğraf ve metinlerle çıktı.
SONUÇ?
Genç meslektaşım, sevgili Rabia Deniz arayıp
da, “Dursun abi, bizim basının durumu sürekli kötüye gidiyor. Niye hep
kaybediyoruz, nerede yanlış yapıyoruz” deyip, düşündüklerimi yazmamı
isteyince, gazeteci olma, gerçeğin peşinde koşma heyecanını koruyan genç
dostlarla, kendi yaşanmışlıklarımdan süzülen görüşlerimi paylaşmak istedim.
Benim özetim şu:
Gazete ve televizyonların, hatta çok bağımsız, özgür görünen internet
sitelerinin giderek ticari kuruluşlar haline gelmesi ve gazeteciliğin güç
kaybetmesi demokrasimizin geldiği yerle ilgili bir durum.
Ve de iktidarın beğenmediği gazeteciyi hapse
tıkıp, muhalif basın kuruluşlarına kilit vurması aslında sadece o gazeteci veya
gazetenin değil, demokrasinin güç kaybı. Artık muktedirler,
para-silah-siyaset gibi iktidar güçlerine sahip olanlar demek ki artık demokrasiye
ihtiyaç duymuyor, onsuz daha çok güçleneceklerine inanmaya başlıyorlar.
Yani yaşananları sadece gazetecilerin
hataları, bireysel/kurumsal taktik yanlışları ile açıklamanın doğru
olmayacağını düşünüyorum.
Basın özgürlüğü, “dördüncü kuvvet” denen
şey, aslında toplumdaki güç dengelerini yansıtır.
Demokrasi, kimine göre “orta sınıfın etkinliği”, kimisine göre
de halkın ülke yönetiminde etkin söz sahibi olması; kendisini yönetecekleri
özgürce seçmesi, istediğinde değiştirebilmesidir. Bana göre halkın, çalışıp
üreten kesimlerin hakkını hukukunu korumak için dayanışması, gerektiğinde güç
sahiplerinin gözünün üstünü morartabilmesidir, haddini
bildirebilmesidir...
Buna örnek Avrupa’dır…
Ülkede gerçek demokrasi (ve de özgür basın)
demek, iktidarın, diğer toplum kesimlerinin hak ve hukukuna saygı göstermesi
(Bu, biraz da onları ezmeye çalışırsa, başına geleceklerden korkarak cesaret
edememesi, tırsması) anlamına gelir.
Gelir dağılımı bozulmuşsa, “orta
direk” sürekli kan kaybediyor, çalışanlar yarınından emin olamıyorsa;
işsizlik herkesin kâbusu olmuşsa, can güvenliği sürekli tehdit altındaysa
ve de ülkeyi yönetenler, bu yaraları onarma, adaleti, barışı sağlama yerine
‘güvenlik’ adı altında sürekli sırtını polise, jandarmaya dayanıp; eleştiren,
itiraz eden, tepki gösterenlere karşı gaza, TOMA’ya yatırım yapıp, mahkemeleri,
cezaevlerini tahkim noktasındaysa… Elbette gerçeği de kimsenin yazıp çizmesine
izin vermeyecektir!
Evet, kaybediyoruz.
Ama sadece meslek ahlakı ile ekmek parası
arasında seçime zorlanan biz gazeteciler kaybetmiyoruz. .
Çalışanlar ve halk kesimi, esnaf, yerli üreticiler, toptan kaybediyoruz.
Peki kim kazanıyor?
Kazananlar sadece uluslararası finans kurumları ve onlarla iş tutanlar.
Her krizin arkasından bir hamle ileri giden, zenginleşen, gücünü artıranlar
sadece onlar.
Bunu anlamak için çevrenize bir bakın, bugün en büyük şirketler, fabrikalar
yabancıların kontrolünde. Borsa, bankalar, sigorta şirketleri, limanlar, başta
altın olmak üzere madenler, büyük ölçüde yabancıların… Vatandaş olarak kullandığımız
doğalgaz, elektrik, telefon, internet; geçtiğiniz köprü, otoyol, hasta olunca
gittiğimiz şehir hastaneleri dahil faturalardan aslan payını yabancı sermaye
alıyor.
Eee şimdi herşeyden, bütün zenginliklerden, gelir
kaynaklarından aslan payını alanların, memlekette kimin cumhurbaşkanı, hangi
partinin iktidar olacağına karar vermelerinde de şaşırmıyoruz tabi…
Her krizde sadece onlara gün doğuyor.
Dolayısıyla da bu noktadan çıkış, “demokrasi
mücadelesi” ile olacak.
Masadaki pastayı daha adil paylaşmak...
En kilit nokta “kaybedenlerin” artık bunu fark etmesi.
Basının ülkenin geleceği, herkesin barış,
güven ve huzur içinde yaşayabilmesi için yapması gereken gerçekleri gözler
önüne sererek, çıkar odaklarının, sahte algı merkezlerinin toplumda yaratmaya
çalıştığı sis perdesini aralamak için, velhasıl dördüncü kuvvet olabilmek için,
yapması gereken de sanırım ki budur.
Bakınız, sadece fakir fukara, işçi, memur,
köylü, çiftçi değil, tuzu kuru takım da kaybediyor.
Zira yeni paradigma kendi zenginlerini yaratıyor.
Zenginlerin eski kuruntularından kurtulma zamanı.
Yani bir gazeteci içeri tıkılınca; yabancı
şirketin rekabetine dayanamayıp iflas eden şirket sahibi, sendika isteyince
işten çıkarılan işçi, özel okullarda ucuz ve güvencesiz çalışmaya tav olması
için yıllarca ataması yapılmayan öğretmen, kendi kooperatifini, birliğini
kuramadığı için tüccarın insafına kalan çiftçi, yabancı şirketler para
kazanacak diye doğası tahrip edilen köylü, sapır sapır dökülen esnaf bir
kenarda oturup “Tüh tüh gene attılar bir kasteciyi kodese lan..” diye
seyrederse, ya da “Anaarşi be bu kastecilee... Yatsın içerde deyyus
dinsizlee” demeye devam ettikçe, bu sahneleri görmeye, hep beraber
kaybetmeye devam edeceğiz.
Sonuçta siyasi görüşü, inancı, etnik kökeni,
maddi durumu ne olursa olsun, ülke olarak hep birlikte kaybediyoruz!
Muktedirler, kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor, hepimiz aynı saftayız...
Tabi bu tezgâhı kuranlar işi çok profesyonel
götürüyor. Vatandaşı Türk-Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu, şu partili, bu
partili; laik-şeriatçı; yok kadınlar erkekler, yok başörtüsü takanlar
takmayanlar, olmadı Beşiktaşçılar Galatasaraycılar diye durmadan mayoz mitoz
bölünme ile birbirine karşı fişekliyorlar.
En büyük suç aletleri de maalesef medya…
Medyanın sanki asıl görevi bu.
Akla gelmedik suni karşıtlıklar çıkarmanın tek
bir hedefi var; “kaybeden”lerin birbirine güvenmemesi, hatta
birbirini düşman bellemesi!
Halbuki, en basit gerçek şu: Tarihte bütün
demokrasiler, halkın birbirini boğazlaması ile değil; tam tersine, el ele
verip, kendilerine dünyayı dar eden bir avuç çıkarcıya, tirana haddini
bildirmesi ile kurulmuş. Ülkelerin kalkınması, refahı da birlik beraberlikten,
dayanışmadan, el ele çalışmadan geçmiş.
Şair Can Yücel ne demişti?
“Ülke bölünsün
istiyorum/ Yandaş, yalaka ve yavşaklar bir tarafa/Onurlu, şerefli, üreten
emekçi insanlar bir tarafa…”
Yoksa muktedirlerin hepimizin burnunu
sürttükten; “her koyunu kendi bacağından astıktan” sonra,
“Aldınız mı ulan dersinizi şimdi” deyip, “Hadi
şimdi kuzu kuzu yazmaya başlayın” işareti ile, izin verdikleri kadar
gazetecilik yapmayı bekleyeceğiz!
5 Aralık 2016, Bursa.
Gönderen Dursun EROĞLU zaman: 13:46:00
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder