22 Ocak 2026 Perşembe

Gazetecilik Maceram(ız)!

 

A white rectangular object with black text

AI-generated content may be incorrect.

 

Dursun EROĞLU
 

 

“… Hep şehirdeki asfalt yolları yazma

Bir de bizim köyde eşek geçmeyen yolları yaz,

Yaz yaz gazeteci yaz,

Yaz, yaz, yaz efendim yaz…”

 

1970’lerin başlarında, yaylamızda İstanbul’a gidip gele köylülerin elinde gezen pilli teyplerden dinlediğim ilk türkülerin birinde, işte böyle deniyordu. 
Bir düğmeye basıvermekle koca bir ozandan sazlı sözlü türküler dinlemek, bende müthiş bir etki yaratmıştı o günün koşullarında. 

Bir insan sesini ilk kez insandan değil de makineden duyduğumuz yıllardı.  

Ozan almış sazı eline, gazetelere ve gazeteciye sitem ediyordu…

“Hep ojeli parmakları yazma/Nasırlı elleri de yaz” diyordu.

Sosyetenin maceralarını değil, “Alamancıların geride bıraktıklarını” yazmasını istiyordu: 
“Bizim köyde dul kalan kulları da yaz!”

Aşık Mahsuni’nin türkülerini köyde beğenmeyene rastlamamıştım.

Şimdi, ozanın dediklerini yapmak için gazeteciliğe başladığımı söylersem, doğrusu çok iddialı olur; ama bu sözlerin aklımın bir köşesine kazındığı da muhakkaktır.

İnsanların gazetelerden, gazetecilerden çok şey beklediği yıllardı 70’lı yıllar.

Toplumun üst gelir grupları, zenginler için gazete ve gazeteciler ne anlama geliyordu; hiçbir fikrim yok. Ama içinde yaşadığım yoksul köylü, kasabalı, taşralı kesim gazete ve gazetecilere büyük bir güç vehmederdi.

Gazeteler hep İstanbul’dan, başkent Ankara’dan ve birkaç büyük şehirden söz ederdi. Her gün devlet büyüklerinin fotoğrafları, zengin ailelerin güzel kızları, yakışıklı oğullarının fotoğrafları olurdu sayfalarda. Pırıltılı, varsıl şehir yaşamının, “gazeteler yazdığı için, yayınlar sayesinde varolduğuna” inanmak gibi bir şeydi bu vehim.
Eğer gazeteciler “doktorsuz köyler”i yazarsa, hemen ertesi gün köye doktor gelir; “eşek geçmeyen yolları”ı yazarsa, hemen devlet köylere asfalt yollar yapar; “dul kadınları” yazarsa, devlet dul kadınların elinden tutar, kocaları yaban ellere gitmekten kurtuluverirdi!

Ortaokul yıllarında babamdan gazete okuma merakım yüzünden fırça yemiştim. Bir gazete bir ekmek fiyatına satılıyordu. Bakkaldan hem bir ekmek hem de bir gazete satın alma şansım yoktu. Birisini tercih etmek zorundaydım. Ekmek yerine gazeteyi tercih etmem babamın tepkisini çekiyordu. Zira o kuşak gazeteyi sadece kasabaya inince görürdü, okuma alışkanlığı yoktu; gazetelerin yaşamında bir yeri de yoktu. Gazeteler genelde bakkallarda kese kâğıdı için kullanılırdı. Bugünkü plastik poşetler yoktu. Taşımak için file vardı ve en yaygın ambalaj malzemesi günü geçmiş gazeteler olurdu.

 

GAZETE ‘HAYAT BİLGİSİ’ KİTABI…

 

Madem bir somun ekmek parası verdim, eve götürür, reklam ve ilânlar dahil satır satır, gazetede okunmadık yer bırakmazdım!
En çok köşe yazıları ve yazı dizileri dikkatimi çekerdi. Abdi İpekçi, Oktay Akbal, Yunus Nadi, İlhan Selçuk… Çok güzel edebiyat sayfaları olurdu. Gazetelerin insanları, olayları ve dünyayı algılamada müthiş bir şimşek çaktırdığını belirtmem gerekiyor. Özellikle sanat edebiyat sayfaları, özenli yazım kuralları algımı hayli genişletiyordu. Belirli konulardaki dizi yazılara bayılırdım.  Gazeteler bir çeşit, memlekette olup biteni öğrendiğim, güncel ders kitabı olmuştu...

1970’lerin ikinci yarısında gazetelerde bir anda siyasetin, kutuplaşmanın öne çıktığını hatırlıyorum. Manşetlerde siyasi parti liderlerinin ağzından ağır sözler, hakaretler… “Vatan haini”, “Anarşist”, “Kahpe”…

Ve artık gazeteler adeta insanların birbirini “tanıma”, kimlik kartı gibi olmaya başladı. Mesela elinde Cumhuriyet gazetesi gördüğün kişi kesin solcuydu, komünistti. 

Tercüman gazetesi okuduğun görülürse de sağcı damgasını yemiştin. 

Milliyet biraz entel hava veriyordu, ama kasaba eşrafı hazzetmezdi. 

Günaydın ile dolaşırsan, kimse sana yönünü çevirip de bakmazdı bile, kahve köşelerinde renkli kadın resimlerine bakıp duran ya da futbol taraftarı falan sayarlardı… 

Elinde Hürriyet gazetesi varsa, hali vakti yerinde, memur, apolitik sayılırdın. Kimse sana ilişmezdi. Etlisi sütlüsü olmayan kişiydin. Asker, polis olduğun bile düşünülürdü.

Sokakta, eline alıp sallaya sallaya en rahat taşıyabileceğin gazete Hürriyet ve Tercüman’dı.

Cumhuriyet ya da Yeni Ortam veya sol haftalık gazeteleri alanlar yanına bir de Hürriyet veya Tercüman alır, katlayıp onun arasına saklarlardı.  

Gazete okumanın bende çok ciddi bir değişim yarattığını hatırlıyorum. 
Köyde “eski mektep”e gittiğim, toprak damlı evimizin çatısına çıkıp rastgele ezan okuduğum, sela verdiğim dönemlerde, “Allahutealanın emirlerini yerine getirmeyen kişilerin katli vaciptir” noktasında olan, yabancı devletleri hep “düşman” belleyen ben; gazete okudukça insanların birbirinden farklı dini inanca, siyasi görüşe sahip olabileceğini, bunun da “normal” olduğunu fark ettim! 

Benim gibi düşünmeyen pek çok arkadaş vardı okulda, çevrede ve pek âlâ öyle de olabiliyordu işte! İyi insan olabilmek için illa da her gün beş vakit namaz kılmak gerekmiyordu! Bunlar gazete okuyarak keşfettiklerim oldu!

1974 Kıbrıs olayı sonrası Milliyet’ten Abdi İpekçi’nin Yunanistan ile barıştan söz etmesi, işte, Ege’nin “Barış Denizi” olmasına ilişkin yazıları da bende pek çok paradigmayı devirmişti.

İlerleyen yıllarda hem sokakta hem gazetelerde siyaset gittikçe ön plana çıkmaya başladı. Zamanla yarı legal, yarı illegal gazeteler görmeye başladık.  Yani gazete aslında yasaldı; İstanbul’da bir matbaada basılıp, diğer gazetelerle birlikte getirilmiş, diğer gazetelerle aynı tezgâha konulmuş, satılıyordu. Ama sanki yasakmış gibi insanlar alıp okumaya çekiniyordu. Her bayide de satılmıyordu. Çoğu haftalık olan bu gazetelerin şöyle bir özelliği vardı; gazeteyi okuyan, aynı zamanda onun taraftarı oluyordu! Gazete bilgilenme değil de daha ziyade örgütlenme aracı gibiydi... Gazetenin adı sanki örgüt adı gibi telafuz edilirdi.  Bu gazetelerden hem sağ hem de sol siyasi kesimlerde vardı.

 

COŞKULU FİKİR TARTIŞMALARI

 

Bu gazeteler çok “sivri”, pek duymaya alışık olmadığımız şeyler söylüyordu. Çok da ilgi çekiyordu, satır satır da okunuyordu. Reklâm, spor haberleri, fal, bulmaca filan olmazdı. Siyasi yazılar vardı, hani “memleketi kurtarıyor”lardı.

Doğrusu, bu dönemde çok radikal, cesur, sansürsüz tartışmalara tanıklık ediyorduk ve bu tartışmaların çoğu zaman ufkumuzu genişlettiğini hatırlıyorum.  
Okul sıralarında öğretmenlerin verdiği ödevlerle sınırlı bir eğitime karşılık bu canlı ortam sayesinde pek çok öğrencinin şakır şakır konuşan, kendine güvenen kişiler haline geldiğini izlemek güzeldi. 

Pek çoğumuz ders kitaplarının yanı sıra, Türkeş’in Dokuz Işık’ından Karl Marx’ın Kapital’ine, Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ne, Nikitin’in Ekonomi Politik’ine Nazım Hikmet şiirlerine kadar envai çeşit kitapları gizli saklı okurduk. Sıkı fikir tartışmaları olurdu. Bu tartışmalar sırasında bizler, memlekette, çevremizde olup bitenlere bir anlam vermeye başlamış, daha güzel bir dünya için hayaller kurar olmuştuk.  

Ancak köylü, kasabalı çocuklarındaki bu dinamizm bir süre sonra okul yönetimi ve kasaba eşrafında hoş karşılanmamaya başladı. 

1976’lardan itibaren kasabadaki siyasi parti etkinliklerine öğrenciler de katılmaya başladı. Bir taraftan da Kaymakamlık ve okul müdürlükleri bu işe müdahil olmaya, öğrenciler arasında ayırım yapmaya başladılar. 

İşin rengi değişti; tadı tuzu kaçtı. Sınıfta, mahallede, “münazara” yapan, “fikir yarıştıran” öğrenciler, birbirine adeta “düşman” gibi bakar oldu.  Artık çantada ders kitabı dışında kitap bulundurmak en büyük suç olarak karşılanır olmuştu.  

 ‘SUÇ ALETİ’ GAZETE!

 Hani neredeyse, gazeteler artık bizim dünyada, memlekette olup biteni daha iyi anlamamıza katkıda bulunan; politika, edebiyat vs. hakkında bilgilenmemize yol açan şeyler değil de bizi kötü yola iten bir “suç aleti” olmuştu.  

Hatırlıyorum, bir gün bir arkadaşımız okulun bahçesinde, kitabının arasından yere bir gazete düşürmüş. Müdür de bunu görmüş. Gitmiş gazeteyi yerden almış. Derse geldi, çıkardı arkadaşı tahtaya, elindeki gazeteyi sallayarak, “Oğlum yazık değil mi! Kendine acımıyorsan babanın emeklerine acı. Okul hayatının bitmesini mi istiyorsun” diye azarladı. 

Gazete kıvrılıp rulo yapıldığı için hangi gazete olduğunu anlayamamıştık. Ama siyah-beyazdı, muhtemelen Cumhuriyet gazetesiydi.  

Gazete okumaktan çekinmeye başladık.   

Ama sadece gazete okumak değil; hayatın kendisi, varolma durumları riskli hale geliyordu... 

Bizim kasabada pek şiddet, kavga dövüş olayı olmazdı; ama radyolardan, gazetelerden öğreniyorduk. Kim vurduya, bir kör kurşuna gidebilirdiniz. 

Olaylar büyük kentlerde, sokaklarda, fabrikalarda, mahallelerde her yerde tırmanıyordu. Gazetelerde ölü sayıları veriliyordu. 

Ama Abdi İpekçi’nin sokak ortasında arabasının içinde öldürüldüğünü duyduğumda, bu çok farklı olmuştu. İpekçi’nin gazetede yazılarını okuyordum, her okuduğumda yeni şeyler öğreniyordum. Sanki bir öğretmeni, büyüğü, yakın tanıdık akrabayı kaybetme gibiydi, çok üzülmüştüm.

 GAZETECİLİK OKULU TERCİHİM

 “Peki, ne akla hizmet için, liseden sonra gazetecilik okulunu tercih ettin”, diyeceksiniz!

Onun da aslı şuydu: Yemin ederim bir art niyetim yoktu!
Ben aslında köylü olmaktan kaynaklı, memlekete toprakla, hayvanla ilgili bir işte çalışarak yararlı olacağımı düşünüyordum. Örneğin ziraat mühendisi, veteriner falan olmak isterdim. 

Ama fakirliğin gözü kör olsun...

Veteriner ve ziraat fakültelerinde devam zorunluluğu vardı. Oysa okul masrafını kendim çıkarmak zorunda olduğum için bunu göze alamadım. Yazları inşaatlarda çalışmaya başladığım Ankara en ideal ildi. Aynı puanlarla girilebilen Basın Yayın Yüksek Okulu’nda ise (ben üniversite sınavına girdiğim sene adı AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu idi)  devam zorunluluğu yoktu. Okulda para bitince ara verip bir inşaatta çalışmaya başlayıp, biraz para biriktirince de okula, derse devam edebilecektim. 

Ve öyle de oldu. Bu konuda hayal bile edemediğim kadar başarılı oldum. Yılın 4 ayını inşaatlarda çalışıp (120 yevmiye yaptığım yılları hatırlarım) kalan 8 ayında da okulda öğrencilik yapabildim. Ama bu arada, “gazetecilik yapıp, insanlara gerçekleri yazma, daha adil ve kalkınmış bir ülkenin oluşmasına katkıda bulunma” gibi uçuk düşlerim de yok değildi.

Basın Yayın Yüksekokulu’nda, YÖK öncesiydi, hukuktan ekonomiye, istatistikten kamu yönetimine, uluslararası politikadan mesleki konulara kapsamlı bir eğitim vardı. 

Özetle, çağdaş bir ülkede bir gazeteci nasıl bir şey olacaksa, bizi de ona göre yetiştirdiklerini düşünüyorum. Mezun olduğumuzda hadi başla deyince, hemen başlamaya hazır değildik, pratik yoktu; ama teori deyince işi bitirmiştik…

 

‘EKONOMİ GAZETECİSİ’ OLMAK  

 

Ancak son sınıfta, katıldığım stajların ve bazı olumsuz deneyimlerin, gözlemlerin sonunda “Bana öğretilen gazetecilik bu değil. Ben bu işi yapamam” noktasındayken, bir anda şansım döndü ve düşlerimizi süsleyen iki kurumdan birisi olan Anadolu Ajansı’nda işe başlama fırsatım oldu.

A.A. benim için bir okul oldu. Örneğin, çalışmaya başladığım Ekonomi Haberleri Müdürlüğü’nde bir yandan haber peşinde koşturup, diğer yandan peş peşe ekonomi kitapları okudum. 

Her yeni kitap, yeni bir çarkı öğrenmemi sağlıyordu.

Türkiye’de ekonomi gazeteciliği Özal dönemi ile çok büyük bir sıçrama kaydetti. Gazetelerde ekonomi sayfaları olmaya başladı, ekonomi dergileri, gazeteleri yayımlanmaya başladı.

 O dönemde ekonomi gazeteciliğinde iki “okul” vardı. Birisi Dünya Gazetesi, diğeri bizim A.A.’daki birim. Müdürümüz Vecdi Seviğ ile Nursel Gürdilek, Levent Sanin, Semra Cora, Maruf Buzcugil gibi isimlerin yanında çalışmak, kendini yetiştirmek benim için büyük bir şanstı.   

O yıllarla ilgili iki şeyi paylaşmak isterim.

Birincisi şuydu: Türkiye’de gazetecilik okulları vardı, (2 Ankara, 1 İstanbul ve 1 de İzmir, toplam 4 okul) mezunlar veriyordu, ama gazetelerde “okullu” sayısı bir elin parmakları kadardı. Herkes “alaylı” idi. Çünkü gazetecilik okullarına genelde maddi durumu iyi ailelerin çocukları geliyormuş. Her birisi köşe yazarı, ünlü gazeteci olmayı düşleyen bu öğrenciler diplomayı alıp Rüzgarlıya (Ulus’ta, Ankara’nın Babıali’siydi sayılan bölge) gittiklerinde ne çalışma koşullarına katlanıyor, ne de verilen ücreti beğeniyorlarmış. Bu yüzden de okul mezunlarının, hep gazetecilikle ilgisi olmayan işlerde çalıştığını duyardık.

 GAZETECİLİKTE YENİ KUŞAK FARKI... 

 İlk defa bizim kuşak, yani benden bir önceki sınıfta olanlar ile bizim sınıftan itibaren gazetelerde “okullu”lar çalışmaya başladı… Çünkü biz “tuzu kuru” kesimden gelmiyorduk, Rüzgarlı’nın sömürü çarkına da, adaletsizliklerine de direnecek kumaşa sahiptik.

İkincisi de şudur: Gazetelerde “okullu” sayısının da artışı ile gazeteciler arasında, bugünkü kuşağın anlamakta zorlanacağını düşündüğüm bir dayanışma, yardımlaşma, kolektif çalışma vardı. 

Örneğin, bizim kuşaktan pek çok arkadaş bugün bile birbirine  “hocam” der.  İşte bu “hocam” hitabı,  30 yıl öncesine ait bir kavramdı. Gerçekten biz pek çok şeyi birbirimizden öğrenirdik ve sahiden herkes birbirinin “hocası” gibiydi.

Günlük haber koşturması içinde küçük bir firmanın üretimi, ihracatı, pazarlamasından tutun da bakanlıkların, merkezi hükümetin bütçesi ile ilgili haber yazmak; Merkez Bankası, Hazine Müsteşarlığı gibi uzman kurumların bilançolarını okumak, verilerini değerlendirmek, sonuçlar çıkarmak ve haberleştirmek, müthiş bir deneyim sağlıyordu. Bunları da mezun olduğumuz okuldan ziyade, ajanstaki “hoca”larımızdan öğreniyordum!

Ekonomi gazeteciliği konusunda başından beri şuna inanmaya başladım: Her olayın mutlaka bir ekonomik, parasal yanı vardır. Ve olayları anlamak için mutlaka bu ekonomik, maddi yanını anlamak gerekiyor. Maddi, ekonomik boyutları anlaşılamayan bir olay zaten hiç anlaşılmamıştır! Ekonomik boyutu belli olmayan bir şey hakkında ileriye dönük kestirimlerde bulunmak asla mümkün değildir. Ekonomisi,  rakamı, verisi yoksa gazete seni aydınlatamaz!

Böyle düşündüğüm için gazetecilikte, mümkün olduğu kadar ekonomi haberlerine koştum. Böylesi, olayları daha iyi anlamamı sağladı, daha sağlam analizler yapma olanağı yarattı diye düşünüyorum.

 BURSA’DA YEREL BASIN FARKI

1984 sonbaharında acar muhabir olarak A.A. Bursa Bölge Müdürlüğü’ne tayinle geldiğim ilk gün, masada yerel gazeteleri görünce afalladım! Ne başkent Ankara'da, ne de Türkiye'nin Babıalisi İstanbul'da bu boyutlarda bir yerel gazete vardı. Örneğin Ankara’da yerel gazete olarak, en büyüğü Barış Gazetesi’ydi; iki ay çalışmıştım, günde tek bir pide parasına; ama 10-12 sayfalı, siyah-beyaz bir gazeteydi. 

Oysa Bursa’da, önümdeki masanın üzerinde, bildiğin İstanbul gazeteleri gibi rengarenk basılmış, bol resimli, bol sayfalı, ekli mekli gazeteler duruyordu. Bursa’nın Sesi siyah beyaz, Hakimiyet, Bursa Hakimiyet, diye rengarenk gazeteler...

Sevgili okurum, bugün basının, gazetecilik mesleğinin nereden nereye geldiğini düşünürken, bunu toplumsal gelişmelerden bağımsız ele alma ve böylece olanları kavrayabilme şansımızın olmadığını düşünüyorum.

'4. KUVVET' OLMAK

 Basın, demokrasinin çok temel bir kurumudur. Basın 4. Kuvvettir. Yasama, yürütme ve yargı olarak üç ayrı “kuvvet”in dışında, toplumda iletişim köprüsü kurarak, sorunları, eksiklikleri, yanlışlıkları, yazma gibi bir işlevi vardır. Özet olarak basının görevi “gerçek”leri yazmak, dillendirmek, toplumu bunlardan haberdar etmektir.

Toplumun kalkınması, haksızlık ve adaletsizliklerin giderilmesi; her şeyin sürekli daha güzelini, daha iyisini oluşturabilme ancak basının yazma ve eleştiri mekanizması sayesinde olur. Hükümetler, bakanlar, patronlar ne olup bittiğini, bütün gerçekleri gazetelerden öğrenecekler ki, daha sağlıklı, doğru karar verebilsinler… 

Gazeteler, televizyonlar, hatta sosyal medya ne kadar özgür çalışırsa, hem toplum hem de ülkeyi yönetenler bambaşka yönleri ile  “gerçeği” daha iyi görür. 

Yasama, yürütme ve yargı da bu sayede daha sağlıklı, objektif kararlar verir. 

Yani basının ters giden şeyleri yazıp çizmesi, eleştirmesi, demokrasilerde toplumun da devletin ve yönetenlerin de yararınadır!  Sistemin sağlıklı işlemesi için olmazsa olmazlardandır!

Dördüncü kuvvetin mantığı da budur.

Benim demokrasi tarifim şu:

 “Demokrasi, yönetilen çoğunluğun, halkın; gerektiğinde kendilerini yönetenlerin gözünün üstünü morartabilme kapasitesi, yeteneğidir..!”

Halkın, oy vererek seçtiği iktidardan, gerekirse hesap sorabilme, ona sınırlarını gösterebilme gücü varsa, demokrasi vardır! Bu yoksa; halk iktidar koltuğundakilere sesini duyuramıyor, yönetim tarafından dikkate bile alınıyorsa geçmiş olsun! Üstüne bir de sesini duyurmak için sokaklara çıkıp taleplerini haykıranların, şiddete yeltenmeden gösteri yapanların üzerine polisle, jandarmayla sopayla saldırıyorsa, artık demokrasi çoktan rafa konulmuştur. 

Demokrasi bir tür “güçler arası denge”dir yani.

Bakınız, “Nerde o eski gazeteler, gazeteciler!” deniyor ya… Gazetecilerin iktidara söz geçirme devrinin kapanmasıdır, aslında efkârın kaynağı.

Ben bu sözü şöyle algılıyorum:
“Nerede halkın o eski gücü, dayanışması, demokrasi, adalet”. “İktidarın vatandaştan zerre korkusu kalmamış!”


GERÇEKTE NEYİ KAYBEDİYORUZ... 

NEREDE O ESKİ GAZETELER?

 

Madem ekonomi gazetecisi olmaktan söz ediyorum; gelin gazetecilik mesleğindeki aşınma, mevzii kaybının altında ne tür bir ekonomik toplumsal değişim tablosu var, ona bakalım.

Aşağıdaki grafik, ABD, İngiltere, Kanada, İrlanda ve Australya’da 1930-2000 yılları arasında toplumsal adaletin,  gelir dağılımının nereden nereye geldiğini gösteriyor.

Avrupa’daki, hatta Türkiye’deki grafik de bundan çok farklı değil.

Ana trend şu: En zenginlerin oluşturduğu yüzde 1 nüfusun, vergi öncesi toplam gelirlerden aldığı pay 1930’lu yılların sonuna doğru nispeten azalmaya başlıyorDaha adil bir paylaşım söz konusu.

Hani bunun 1940-45 bölümünü 2. Dünya Savaşı ortamından kaynaklandığına ve “herkesin fakirleştiğine” yoralım.

1945-1975 arasındaki 30 yıl gelir dağılımının en adil olduğu yıllar; dolayısıyla da demokrasinin en parlak dönemi…

 BASININ EN ÖZGÜR OLDUĞU DÖNEM!

 Fransızların “Les Trentes Glorieuses-30 muhteşem yıl” diye andığı bu dönemle ilgili birkaç cümle yazmam lazım: 

Malum 2. Dünya Savaşı sonunda Hitler’in Sovyetler Birliği tarafından yenilmesi yeni bir durum yarattı. Artık sosyalizm sadece Sovyetler Birliği gibi bir devletle sınırlı olmaktan çıkmış, Almanya’yı ortadan bölmüş, Avrupa’da pek çok ülkede sosyalist rejimler kurulmuştu (Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Yogoslavya vs.) 

ABD dahil, batının kapitalist devletleri “Komünizm Heyulası”nı enselerinde hissetmeye başlamışlardı.  Koskoca Rus Çarı’nı yerle bir eden, Hitler’i tarihe gömen şu işçi denen çapulcuların, kızılların, bir gün kendi ülkelerinde de baltayı çekmesi an meselesiydi!  

Ve savaşın yıkımlarıyla yüzyüze kalan kapitalist devletler yeni bir şeyi keşfetti: Sosyal Devlet!

Koruyucu, herkes için baba devlet!

Sovyetler Birliği’nin şiar edindiği “Proleterya diktatörlüğü” batılı zengin sınıfa gece uykusunu haram ederken, batılı kapitalistler, sistemlerini ayakta tutabilmek için kendi lükslerinden fedakârlık ederek, çalışan kesime insanca bir yaşam sağlayacaklarını kanıtlama derdine düştüler. 

Bu, ezilen toplum kesimlerinin, adaleti sağlamak için illa da devrime ve sosyalizme başvurması gerekmediğini cümle âleme gösterme, kanıtlama iddiasıydı. 

“Avrupa Sosyalizmi” denen şey işte budur.  

Artık sadece günlük 8 saatlik çalışma daha düzenli olmakla kalmadı, çalışanlara yıllık izinler, dernek, sendika,  siyasi parti kurma, örgütlenme, işsizlik yardımı, köylere kadar her yere kamusal hizmet götürme… Ücretsiz eğitim, sosyal güvenlikle ücretsiz sağlık… Her yere sinema, spor, tiyatro salonları açmak, özellikle yerel basına büyük destekler… 

Ve hızlı bir planlama, kalkınma… 

Altyapı, yeni fabrikalar, üretim ve refah artışı…

Fransızlar boşuna “30 Muhteşem Yıl” demiyor. 
Kentleşmeden, kültür sanata; bugün neredeyse “Avrupa medeniyeti” adına ne varsa, işte bu dönemde gerçekleştirildi. 
Mesela konut sorunu, tarım reformu, demiryolu ve ulaşım ağı, sanayi altyapısı o yıllarda tamamladı batılı ülkelerde.

“Demokrasi”nin sahiden altın yılları oldu bu dönem. 

Sistem, güçlü bir azınlığın devlet zoruyla toplumu bastırması üzerinde değil; hukuka, bir anlamda karşılıklı güç dengesi üzerine oturdu. 

Sol, sosyal demokrat partiler bu dönemde altın çağını yaşadılar ve bu 30 Muhteşem Yıl’ın neredeyse tamamında Avrupa’da “sol”, sosyal demokrat partiler iktidar oldu.

Bütün dünyada basının en özgür, en saygın olduğu dönem de bu yıllara denk geldi. 

Zira halkın sesi olan gazeteler, halkın güç ve irtifa kaybettiği, haksızlığa uğradığı, pastadaki payının azaldığı, zayıflatıldığı dönemlerde nasıl güçlü, bağımsız, özgür olabilirdi ki?

A graph showing the growth of the company's revenue

AI-generated content may be incorrect.

Grafikte, toplumun en zengin yüzde 1’lik kesiminin vergi öncesi gelirden aldığı payın en az olduğu, yani toplumun en adil olduğu yılların 1970-1980 arası olduğu görülüyor.

Fark etmişsinizdir, gelir dağılımının en bozuk olduğu ülke ABD’dir, bugün de batılı ülkeler arasında gelir dağılımının en bozuk olduğu yer ABD.

Grafikteki eğrinin durumu Türkiye’de de benzer bir yol izledi ve gelir dağılımında en adil yıllar 1976-78 yıllarıydı… 

Basın özgürlüğü açısından da en parlak yıllardı bu dönem. En azından hatırladığım kadarıyla envai çeşitte gazete vardı, hatta yasalarda resmen suç sayılan konuları yazanlar için bile kısmi de olsa fiili bir “özgürlük” var gibiydi.

Televizyon yayını sadece TRT’de, o da sınırlı olarak vardı. Televizyon yayını akşam saatlerde başlar gece yarısına doğru İstiklal Marşı ile biter, ekran kararırdı. 

Gazetelerin sahipleri bugünkü gibi büyük sermaye gruplarının, holdinglerin sahipleri, büyük patronlar değildi. Aydın Doğan, Demirören, Sancak, Doğuş falan yoktu. Gazeteler gazetecilere aitti.  Gazetelerin sahipleri aynı zamanda gazeteciydi. 

Gazetecilerin toplumda bir saygınlığı vardı. 

İktidar da muhalefet de gazeteciyi dinlerdi. 

Gazetecinin objektif, adil yazdığı varsayımı yaygındı. 

Bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak için “Gazetede yazıyor” denirdi.

Gazetecilerin toplumda saygınlıklarının en yüksek olduğu dönemlerin, gelir dağılımının en adil olduğu dönemlere denk gelmesi tesadüf olabilir mi?  

 

A graph showing the growth of the world

AI-generated content may be incorrect.

 

Yukarıdaki grafik de 1950-2000 arasında gelir dağılımının en önemli göstergesi sayılan “Gini Katsayısı”ndaki küresel değişimi gösteriyor. 
Gini Katsayısı 0 ila 1 arasında bir değer içerir. Rakamın sıfıra yaklaşması, yani küçülmesi, gelir dağılımının daha adil olması anlamına geliyor. Rakamın yükselmesi ise adaletsizliğin çoğalması, zenginle fakir arasındaki uçurumun artması anlamına geliyor.  

Burada Gini katsayısı, dünya ortalamasını ifade ediyor. Demek ki Avrupalıların Muhteşem 30 yılı, aşağı yukarı bütün dünya için de adaletin en iyi olduğu yıllar olmuş. 

Görüldüğü gibi gelir adaleti 1980’lerden itibaren hızla bozuluyor.

 GELİR DAĞILIMININ BOZULMASI TESADÜF MÜ?

 Peki dünyada gelir dağılımın özellikle 1980’in ikinci yarısından itibaren keskin şekilde bozulması tesadüf mü? 

Adaletin terazinin şaşması ile sosyalist blokun dağılmasının aynı yıllara denk gelmesi sizce bir rastlantı olabilir mi?

Keza Avrupa’da sosyal demokrat partilerin hızla güç kaybetmesi, devlet erkinden dışlanması… Sendikaların, çalışanlar arasında dayanışmanın zayıflaması, "taşeron işçiliği", ücret gelirlerindeki reel kayıpların artması; esnek, süreli çalışma, ‘part time’ adı ile çalışanların kalıcı gelir kapılarından kopuş ile yüz yüze kalması, güvencesizlik…

Ve de zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması anlamına gelen gelir dağılımı adaletsizliğinin kronik hale gelmesi, tesadüfen mi bu yıllarda oluyor acaba?

Çöktüyse sosyalist sistem çöktü. Kapitalist ülkelerin daha adil, daha görkemli olması gerekmez miydi?

Aşağıdaki grafik de Türkiye’den. 

Gini Katsayısı” 0,4’ün biraz altında.
Grafik, son bir yılda zenginlerin biraz daha zenginleştiğini, fakirlerin biraz daha fakirleştiğini gösteriyor.
Dikkat ederseniz “orta sınıf”ların pastadan aldığı pay da yıldan yıla azalıyor.

Hani, “Bir ülkede demokrasinin göstergesi orta sınıfın gücüdür” denir ya…

Görüyorsunuz, orta gelir grubunun pastadan aldığı pay her yıl biraz daha azalıyor Türkiye'de.

Bizde pastadaki payı büyüyen tek kesim, en fazla zengin olanlar!

 

A screenshot of a graph

AI-generated content may be incorrect.

 

 

 'KÜRESEL ADALET' VE ŞAHLANAN TERÖR…

 

Basın özgürlüğü alanında yaşananların ekonomiyle bağlantısı açısından dünyada son 20 yılda yaşananları da anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Şöyle ki; gelir dağılımının bozularak demokrasinin işleyişini aksatan tek şey sosyalist/komünist sistemin çökmesi, “doğu-batı” dengesinin bozulması ve bir anlamda kapitalistlerin meydanı boş bulup, halkın kazanılmış haklarına tek tek hücum etmesi olmadı.

Çin’in muazzam altyapısı ve potansiyeli ile “küresel sermaye”nin üretim merkezi olması da dünyada yeni bir durum yarattı.
Çin’deki ucuz emek, ucuz arsa, hammadde, enerji imkânını değerlendirmek isteyen batılı şirketler yatırımlarını Çin, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelere kaydırdıkça Avrupa ve ABD’de dengeler bozuldu.

Bu da “küresel adalet” dediğim, “Allahın sopası yok ki” dedirtecek bir durum ortaya çıkardı. Küresel pazarda fiyat rekabetinin körüklediği “ucuz yarışı” sonunda Çin, Hindistan vs. fakir ülkelerde hızlı büyüme oranları gerçekleşti, zenginleşme arttı; ama batılı zengin devletler fabrikalarını kaybetti, büyüyemedi, yerinde saydı. Son 15 yıldır batılı zengin ülkeler yıllık yüzde 1 bile büyüyünce bayram ederken; Çin, Hindistan, petrol fiyatlarındaki artışla Rusya, yüzde 10’larda büyüme kaydetti. 
Türkiye coğrafyada olduğu gibi yeni yarışta da iki grup arasında kaldı, yıllık ortalamayı yüzde 5’lerde götürdü.

Bugün zengin Avrupa ülkelerinin derdi büyüme değil; hükümetlerin en büyük sorunu, mevcut yaşam standartlarını koruyabilmek!

Evet, Çin’de paranın en büyüğünü kazananlar aslında batılı şirketler. Aklınıza gelen bütün batılı dev markalar artık üretimini Çin’de yapıyor. Onlar ucuz hammadde ve emek sayesinde hızla zenginleşiyor. Onlar servetlerini katlarken, Avrupa ve ABD’de işsizlik artıyor, ücretler düşüyor, sosyal güvenlik sistemi zorlanıyor. Hükümetler emekli maaşlarını nasıl öderim diye kara kara düşünüyorlar. 

Örneğin, Fransa’da “sosyalist” hükümetin bütün derdi, emeklilik yaşını yükseltip emeklilerin sayısını azaltmak, mevcut emeklilerin maaşlarını tırpanlamak, işyerlerinde 2 kişinin yaptığı işi 1 kişiye yüklemek, taşeronluğu yaygınlaştırmak, kamu harcamalarını olabildiğince kısmak; eğitim, sağlık, ulaşım vs. pek çok alanda faturayı daha çok vatandaşa yüklemek… (Yazı yazıldığında E. Macron dönemi başlamamıştı)

Avrupa’da bütün hükümetler halka kemer sıktırma programlarına asılıyor.

Yunanistan, İspanya’da olanları yazmayayım.

 

'GÜVENLİK' ADALETSİZLİK GÖSTERGESİ 

 

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve demokrasinin güç kaybetmesinin en önemli göstergelerinden birisi de “güvenlik” alanıdır. 
Bir ülkede polis ve jandarma sayısı ne kadar artarsa, adalet o kadar hızla bozuluyor demektir! Sonuçta asıl amaç içeride oluşacak "tehdit"lere karşı "müesses nizamı", yönetimi korumaktır.  Artık zengin muktedirler mevcut ayrıcalıklarını korumak için halkın demokratik rızasını yeterli görmüyor ve hakim oldukları devletleri kendi ayrıcalıklarını korumak için  bir zor aygıtına çevirme derdinde.

Türkiye’de “özel güvenlik”te 300-350 bin kişinin çalışıyor olması, resmi “güvenlik kuvvetlerinin” sayısındaki hızlı artış; polis, özel harekatçı vs. olmanın özendirilmesi ve neredeyse “en garantili iş, en saygın meslek” haline gelmesi… 

Son birkaç ayda orduya yazılmak için tam 234 bin kişi başvurmuş!

Varsa yoksa güvenlik… 

Göktürk” uydusu yüzde 20 yerli üretimle bir Fransız-Alman yapımı olarak fırlatılınca bilimsel araştırma yapacak veya televizyon yayınları daha kaliteli olacak sanmıştım. Meğer o da “güvenlik” amaçlı fotoğraf görüntü çekimi vs. içinmiş!

Gençler için hatırlatayım, bundan 30 sene önce “özel güvenlik” diye bir şey yoktu. Polis, jandarma dışında sadece geceleri sokaklarda düdük öttüren gece bekçileri vardı.

Ha, sadece bizde değil, bütün dünyada askeri harcamalar artıyor. 

Çin devasa bir ordu, dev silahlanma programları yürütüyor.  2. Dünya Savaşı’ndan sonra ordusunu lağvedip varını yoğunu kalkınmaya harcayarak ülkesini en ileri ülkeler sınıfına sokmayı başaran Japonya bile yeniden ordu kuruyor. 

Şiddet her türlü tırmanıyor.  

Bir yanda demokratik muhalefeti kendilerine tehdit gibi algılayan iktidarlar barışçıl, demokratik sokak göstericilerine kımıl zararlısına bile yapılmayacak şekilde, haşere ilaçlar gibi suyla, gazla, plastik mermilerle dalıyor; bir yanda da bin bir çeşit silahla ortalığı kan gölüne çevirip devletlere meydan okuyan silahlı örgütler görüyoruz.

Peki bunların, “Gini Katsayısı”nın 0,4’e çıkmasıyla, basınla, gazetecilerin işini yapamamasıyla ne alakası var, mı diyeceksiniz?

 O zaman “alakasız (!)” görünen son bir noktaya daha değinip, bu bahsi kapatayım. 

 

ŞİDDETİ DAYATAN BİR EKONOMİ!

 

Türkiye ekonomisi “cari açık ekonomisi” olarak isimlendirdiğim, eşi menendine pek az rastlanan bir duruma imza attı. 

Düşünün; memlekette her ay döviz dengesi kabaca 5 milyar dolar açık veriyor. Normal yıllarda rakam bu; “cari açık” yıllık 60-70 milyar dolar. 
İşlerin sarpa sardığı, üretimin, piyasanın daraldığı yıllarda bu rakam yarı yarıya kadar düşer. Çarklar işlemeye başlayınca tekrar yükselir, “motor ısındı” der bizim ekonomiciler; büyüme yüzde 10’a, cari açık 70 milyar dolara fırlar ve yeniden frene basılır vs. 

Çark budur. Bizim ekonomi böyle işliyor, böyle kurgulanmış!. 

Kroniktir.
60-70 yıldır cari açığın olmadığı tek bir sene bile yaşanmamıştır.  

Peki siyasi iktidarlar Allahın her ayı bu 4-5 milyar doları nereden buluyor?

Elbette kayıt dışı dâhil her yolu deneyerek!

İstanbul’dan, Akdeniz sahillerinden yabancılara mülk satışı mı dersin… 

Bavul ticareti mi dersin, güneyde kaçak sınır ticareti mi dersin.

Birkaç yıl önce “Suriye’den kaçan rejim muhaliflerini barındırma karşılığında” Katar ve Suudi kralının Türkiye’ye 10 milyar dolar nakit verdiği iddiaları vardı. Gerçek mi bilmem, ama sanırım yalanlanmadı.

“Kaynağı belirsiz döviz girişi” diye de bir oğlumuz var artık, nur topu gibi! TCMB bilançolarında görünüyor.

Ve son 20 yıldır miktarı giderek artan bir durum: Borçlanma…  

Neredeyse bütün kamusal yatırımlar; köprü, baraj, havaalanı, metrodan tutun da yollara, belediyenin önemli projelerine, hastanelere, inşaat sektörüne… Artık her şey yabancı parayla, krediyle yapılıyor.

Eskiden devlet, bu işleri bütçeden yapar, kaynaklar yeterli olmayınca da işler yıllarca sürerdi. 
Çünkü tasarruf adeti yok bizde. Dış borç lazımsa da devlet borçlanırdı. 

Şimdi devlet kamusal projeleri özel şirketlere ihale ediyor, onları borçlandırıyor, kendisi de “hazine garantisi” sağlıyor. Dünya Bankası, uluslararası finans kuruluşlarınca geliştirilen Public Privat Partnership (Kamu özel ortaklık) işlerini koordine ediyor. İşler yolunda giderse devletin kasasından tek kuruş çıkmıyor; ama şirket çuvallarsa borç hazinenin sırtında kalıyor.

İşte bu çarkı sürdürebilme adına, cari açığı kapatacak döviz için hükümet sürekli, milyar dolarlık yeni ve büyük projeler üretmek durumunda kalıyor.
Her ay 4-5 milyar doların girmesi lazım!  

Çanakkale’ye boğaz köprüsü, İstanbul’a ikinci, üçüncü boğaz; ikinci, üçüncü nükleer santral, her ile bir havaalanı, paralı otoyollar, şehir hastaneleri… Bunlar planlanırken memleketin ihtiyacı var mıdır, yok mudur dye bakılmıyor, zira batılı finans baronlarına devlet garantili tatlı kazanç kapıları lazım… Bizde ise zenginlerden vergi alamayan, ücretli kesimden ve tüketim üzerinden halktan topladığıı vergileri de borca, faize, zor gücüne harcadığı için vatandaşa kamu hizmeti veremez hale gelen yöneticiler de bunlara balıklama atlıyor. “Mega projeler”in havasıyla vatandaşın gözünü boyayabiliyor.

Madem elektrik lazım, örneğin Bursa’daki koca Ovaakça santralı niye yıllarca boş yatıyor? Demek ki, konu başka. Sürekli yeni enerji yatırımları lazım; enerji yabancı için tatlı kazanç, garantili iş demek… Bir nükleer santral demek 25 milyar doların T.C. sınırlarına girmesi, döviz demek! Yaşadık, cari açığa koca bir yama işte… Yoksa dolar patlar maazallah!

Ekonomi yönetiminin düştüğü durumu anlayın yani!


Şimdi Türkiye bu yolda kritik bir aşamaya geldi. 

Yabancı sermaye girişi olağan haliyle sürdürülür olmaktan çıkıyor. 

Bir yandan şirketlerin dış borcu artık sınırlarda, bir yandan da yeni para girişi yavaşladı. 

Finans merkezleri artık daha fazla taviz ve de daha yüksek faiz istiyor. 

Garantiler, yüksek reel faizler istiyor. 

Geçiş garantili köprüler, satış ve kira garantili lüks rezidanslar, alım garantili doğalgaz santralları, ve de tepki gösteren vatandaşa gaz ve cop garantili termik santraller, altın madenleri, dağlar, güzel koylar!
12 Eylül askeri darbesinin gerekçesi bence 24 Ocak Kararları’ydı. Toplumsal muhalefet bastırılmadan, “devlet şiddeti” olmadan, o kararları uygulanma şansı yoktu…
Güçlü sendikaların, işyerlerini işgal edebilecek örgütlülüğe sahip işçilerin olduğu yerde reel ücretlerle fazla oynama şansınız yoktu.

Şimdi, dış borçlanmayı sürdürme zorlaşıyor. Piyasada çarkların yavaşlaması yüzünden şirketlerin döviz borcunu ödemesi zorlaşmaya başladı.  Örneğin, özel sektörün kısa vadeli (bir yıl içinde ödenmesi gereken) dış borcu kabaca 90 milyar dolar, ama vadesi bittiği halde ödenmemiş olanları eklediğinde bu rakam 140 milyar dolara çıkıyor. Doların 3,5 liraya çıkması yüzünden TL ile para kazanıp Dolar ile borç ödeme riske giriyor.

Ve de yeni projeler için şimdi yabancı fonlara daha yüksek maliyetler ödemek zamanı. Uluslararası finans kuruluşlarına daha yüksek faiz, kâr fırsatı yaratmak, daha ucuz işgücü, daha ucuz doğal kaynak, daha ucuz arazi bulma zorunluluğu…

Bunlar vatandaş için, özellikle dar ve orta gelirliler için daha fazla fedakârlık, daha düşük ücret için daha fazla süre çalışma, daha çok kemer sıkmak, bildiğini yoksullaşma demek!

Yerli üreticiler için de daha fazla haksız rekabet, altından kalkamayacağın teknoloji yatırımları, daha pahalı borçlanma, daha az kazanma, iflas riskinin artması demek.

Ayrıca… 

Bu gidişle, çarkların sekteye uğraması yüzünden yüksek döviz borçlu şirketlerin borcunu ödeyememesi, yaygın iflaslar; sonra da özel sektörün döviz borcu yükümlülüklerini devletin sırtlanması gibi bir duruma doğru gitmek var...

Ve yeni “müesses nizam” da bunun üzerine kurulacak!

Ekonomide her kriz bir “elek”tir; zayıflar elenir, safdışı kalır;  piyasayı güçlüler kurar.

Peki bu “ameliyatlar” yapılırken, neşteri iyice bileyip hazır etmek gerekmez mi?

Yapılanları eleştiren, olağan hallerle karıştırıp, kendini demokratik bir ülkede sanıp itiraz eden; yazan gazetecilere, mevcut yaşam standartlarından fedakârlık etmek istemeyen; karşı çıkan sivil toplum kuruluşlarına, siyasi partilere  vs. “normal”, “demokratik” kibar-nazik davranarak bunlar sağlanabilir mi?

Vatandaş kendi “onayı”, kendi rızasıyla sofrasından lokması, elinden işinin alınmasına razı olur mu? Elinden ekmeğini aldığınız vatandaş ilelebet size oy vermeye devam eder mi?

Her kriz döneminde, elimizi kolumuzu bağlayıp bize yutturdukları hap için, “Acı ilaç” dememişler miydi?

Açıkçası, mesela 2008 sonunda patlayan krizde 11 milyar dolar, Gezi sonrası şak diye gelen 12 milyar dolar gibi “kaynağı belirsiz” dövizlerle  “kriz” şoklarının atlatılmasını sağlayanlar, hani bir 15-20 milyar dolar daha atıp bu dalgayı da sistem açısından savuşturabilir mi, bilmem.  Ama bu böyle olsa bile önümüzdeki dönemde olacakları “yumuşatacak” şeyler değil. 

Hatta tersine, kendisini bu “kaynağı belirsiz” büyük paralarla garantiye aldığını düşünen bir siyasi iktidarın girişebileceği akıldışı atraksiyonları tahmin etmek bile mümkün değil.  

Farkındayım, bu faslı uzattım. Ancak mesleki olarak “kaybettiklerimiz” deyince, bunun arka planında bir ekonomik durumun, buna uygun bir politikanın da olduğunu görmek gerektiğini düşünüyorum. 


HABERCİLİK HEYECANI

Hepimiz gazeteciliğe bin bir hayalle başladık. Hayallerin en büyüğü, dolayısıyla bizi en mutlu eden şey, kulağımız çekilmeden araştırıp, gezip dolaşıp, öğrenip, didik didik edip, kimsenin bilmediği şeyleri gün yüzüne çıkarıp, vatandaşa doğru haberleri sunabilmek değil miydi?

Oh be, yazdım işte sonunda… Bu sabah herkes gazetede okudu, öğrendi gerçeği!” 
diyebilmenin dayanılmaz sevinci, heyecanı, gururu, huzuru…

İnsanları sevindiren bir gelişme olduğunda, “Bak, işte ben yazmıştım, bu işte benim de emeğim var” diyebilmek…

Mesleğe yeni başladığım yıllarda, gözümüz ne aldığımız ücreti, ne sigortayı, ne de açlığı, parasızlığı,  yorgunluğu görürdü. 
Yeter ki, haberimiz gazetede şöyle bir güzel yer alsın… Dünyalar bizim olurdu. 

Haberimiz manşetten verilsin, adımız yazılmasa da olurdu!

Ankara’da stajyer olarak ilk çalıştığım günlük Barış gazetesi ile okuldan mezun olduktan sonra işe başladığım Anadolu Ajansı’nda sadece ben değil, bütün muhabir arkadaşların heyecan kaynağı habercilikti.

İsterdik ki, her olayda en hızlı haberi, en kısa sürede, en doğru şekilde biz verelim.
Muhabirler arasında dayanışmanın bugünden çok daha yüksek olduğunu hatırlıyorum. 
Ekonomi Servisi’nde başlamıştım, haber pratiğim yoktu, gidip izlediğim bir olayı ya da önüme konulmuş bir basın açıklamasını okuyup ondan bir haber yazmak yavaş ilerliyordu, daktiloyu iki parmakla ve yavaş yavaş yazıyordum. Şehri pek tanımıyordum, hangi kurum nerede bilmiyordum, gittiğim yerlerde insanları tanımıyordum, kimi nasıl nerede bulacağımı bilmiyordum, tanıdık haber kaynaklarım yoktu, telefon ajandam bile yoktu...
Söylemesi ayıp “Sen gazeteci olacaksın” diye çok değerli bir ağabeyimin hediye ettiği ses kayıt cihazını, pil ve kaset alamama yüzünden kullanamıyordum, zırt pırt otobüse, minibüse binmek için cebimde para olamayabiliyordu, serde köylülük vardı vs. vs.  

Ama bu ve daha pek çok “yok”ların yanında “var” olan tek şey çalıştığım işyerinde çalışanlar arasındaki yardımlaşmaydı ve bu yardımlaşma, dostluk, karşılıklı saygı, sevgi, özveri sayesinde hepsinin üstesinden gelebildim.

 

ÖNCE DAYANIŞMA, ARKADAŞLIK FORA...

 

Sen bana yardımcı olurdun, ben sana…  Birbirimize bilgi, belge, ulaşım vs. her desteği verirdik. Sonuçta da başarı hepimizin başarısıydı!  
Biz 6-7 kişi orada sabahtan akşama, ertesi gün basında ses getirecek ne kadar çok ve güzel haber üretebilirsek, o kadar mutlu olurduk.

Muhabirler arasında “haber atlatma”ya ilk Hürriyet ve Günaydın gazetelerinde tanık oldum.

Aslında Hürriyet’e staj için gittiğimde, orada çalışan bir sınıf arkadaşımla konuştukça sağlam bir habercilik faaliyeti olduğunu fark ettim. En çok da Ankara temsilcisinin (oranın patronu gibiydi, ama adını hatırlamıyorum, Erol Simavi’ye çok yakın, denirdi) bir muhabire çıkışırken, “Bizim  Cumhuriyet’ten neyimiz eksik” diye siteminden etkilenmiştim. Anlaşılan haberin daha düzgün olmasını istiyordu. Cumhuriyet özellikle Türkçe’yi iyi kullanmada, yazım kurallarını eksiksiz uygulamada demek ki, Hürriyet’te de örnek alınıyordu!

Ancak özellikle “polis adliye muhabirleri”nin kendi aralarında haber kapıştırmaları, “telsiz yarışları”, “sen değil ben yazmalıyım”, “önemli habere ben gitmeliyim”, zor işi arkadaşına yıkma; sabahları görev dağılımı yapılırken gazetede daha çok yer alacağı bilinen olaylarda başkasını ekarte etmek için ayak oyunları, “sen bakanı izle, başbakan bende” havaları, tavrı, fiskos fiskos ve “atlatma”lar, doğrusu bana çok tuhaf ve itici gelmişti.

1984’te Bursa’ya geldiğimde, artık Anadolu Ajansı’nın ekonomi bültenine normal haber yazabilen bir muhabir olmuştum.

O sene bizim Bursa bürosunda muhabir olarak tek bir kişi çalışıyordu, gazetecilik eğitimi falan olmayan, farklı kanallardan gelmiş, iyi daktilo kullanan birisiydi, benim bildiğim “muhabirlik” yapmazdı. Mesela haber peşinde falan göremezdiniz. Sabah gelir, akşam gider, oturduğu yerden yerel gazetelerden haber derler, gönderirdi. Şımarık memurlara benzetirdim. Orada bir “makam”ı, titri olması onun için her şeyden önemliydi. Hani şu her gün ütülü elbiseyle, kravatla gelip “koltuğu doldurma”, havasını satma derdinde olanlar vardır ya…

Ama büroda muhabir sayımız arttıkça durum değişti. Büromuz giderek güçlü bir haber merkezi oldu. Gazetelerde daha çok haberimiz çıkmaya başladı.

Tabi Bursa’da mesleğin kalbinin arttığı yerler daha ziyade yerel gazetelerdi. Her birinde onlarca muhabir çalışıyordu.

 

BGC-ÇGD

 

Derken, gazetecilerin bir arada olma, dayanışma isteği ve bazı girişimlerin sonunda baktım ki, meslek örgütü olarak Bursa Gazeteciler Cemiyeti diye bir yer var. Ancak cemiyet genç meslektaşlara şaşı! Üye olmak istediğinde “yaşın küçük” diyor, “Sarı Basın Kartın yok” diyor; diyor da diyor… Adamlar küçük dağları biz yarattık der gibi bakıyor bize.
Böceğiz onların gözünde.

Cemiyet’in, bugün yerinde Tayyare Kültür Merkezi olan bir iş hanında bürosu vardı; bildiğin meyhane… 
Yaklaşınca kesif içki kokusundan anlıyorsun. 

Aslında «tamam lan gelin, üye olun deseler»,  bizim akşamları oraya takılacak halimiz de yok!

Adındaki “cemiyet”in “cemaat”ı çağrıştırmasına bir de bunlar eklenince doğrusu hiç kanım kaynamamıştı.

Tabi sonradan, BGC (Bursa Gazeteciler Cemiyeti) de kendine çeki düzen verdi, “çanta”dan kurtulup kendi yerinin sahibi oldu, kurumsal bir hale kavuştu, bugün Türkiye’deki cemiyetlerin içinde en çok etkinliği olan, en aktif cemiyet oldu, kooperatifleşerek gazetecilerin konut sahibi olmasına çok büyük katkılarda bulundu vs.

BGC’nin, o biz gençleri biraz da “sakıncalı” göründüğü dönemde Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi kuruldu. 

ÇGD genç muhabirler arasında ciddi bir ilgi odağı oldu. İlk defa bir gazetecilik meslek örgütü, “Perşembe Söyleşi”leriyle uzun yıllar her hafta kent yönetimi, siyaset, kültür sanat, bilim ve akademi dünyasından isimleri genç gazetecilerle buluşturdu.
Derneğin çıkardığı  “Çağdaş” ben dahil pek çok meslektaşımın ilk kez haber dışında “makale”, “eleştiri”, “yorum”, “röportaj” yazmayı denediği bir yer oldu.  
Sanıyorum birkaç arkadaş da Çağdaş’daki yazılarından sonra gazetelerde “köşe yazarı” oldular!

ÇGD kâh kent kültürüne katkı, kâh derneğe maddi destek amacıyla konserler düzenledi, sivil toplum örgütleri ile birlikte Bursa’da demokratik eylemlere katıldı, destek verdi. ÇGD Ödülleri ile Türkiye’de insan haklarından basın özgürlüğüne, pek çok konuda duyarlılık gösterdi.

Kişisel olarak ÇGD’nin özellikle genç meslektaşlarımızın mesleki gelişmelerine katkısı olduğuna inanıyorum.
Ancak  “statükocu”lar bu gelişmelerden duydukları rahatsızlığı gizlemediler. Yapabildikleri ölçüde “Cemiyetçi-Çağdaşçı” çizgisi çizmeye, araya aşılmaz duvarlar örmeye çalıştılar.  Bursa’da Olay, Bursa Hakimiyet ve Hakimiyet diye üç büyük gazete vardı, bu üç gazetenin sahibinin üçü de Bursa’nın en önde gelen işadamıydı ve BGC’nin üyesiydiler. BGC yönetimleri bir yandan bu patronlardan daha çok maddi destek alma hayaliyle, bir taraftan da “gençler gelirse yönetime girerler” kaygısıyla bu duvara tuğla taşıdılar.  
ÇGD üyeleri için “solcu” imajı vermeye çalıştılar, patronlara da “Ya gazetelere sendika getirirlerse…” korkusu saldılar.

BGC-ÇGD gerginliğinde “Bayram Gazetesi”ni çıkarma yarışı tam bir bilek güreşine dönüşmüştü. 
Malum, yasaya göre Ramazan ve Kurban Bayramlarında “Bayram Gazetesi”ni ilde en fazla üyesi olan basın kuruluşu çıkarır.
Bayram Gazetesi de habercilik aşkından ziyade piyasada bayram reklâmlarını kapma işidir…  
Konu para yani… 
Bayram Gazetesi’ni kotarma yarışı epey bir süre BGC ve ÇGD’nin üye defterlerini evlere şenlik hallere sokmuştu! Üye sayısını fazla göstermek için nasıl bir cambazlık yarışıydı o! 
Bu “liste ayarlama” yarışını BGC kazandı sonunda.

Tabi zamanla, BGC genç gazetecilere ve bizlere kapılarını açtı. 
ÇGD’ye üye olanlara BGC’ye üye olma yasağı kalktı! 
Bu durum BGC yönetimlerinde de değişime yol açtı. Pek çok gazeteci iki derneğe de üye olmaya başladı.

Başladı ama, tam sevinecekken… Daha başka, kötü bir şey oldu; gazetecilerin meslek örgütleri ile bağlarında ciddi aşınmalar başladı.  
Artık haftalık Perşembe Söyleşileri aksamaya, Çağdaş’ı çıkarma zorlaşmaya başladı. 
Gazeteciler derneğe pek uğramaz oldular. Lokal işletmeciye verilmişti, müdavimler değişmiş, içkili bir yer olup çıkmıştı…

BGC de farklı değildi. İş çıkışı buluşmak, iki laf etmek için gidecek bir yer arayan, bir lokal için ikide bir BGC yönetiminin kafasını ağrıtan gazeteciler, BGC lokali açtığında, sanki sırra kadem basmıştı...

BGC ile ÇGD’yi aynı safta tutan ve artık her 24 Ocak’ta Setbaşı’nda toplanarak başlayan Uğur Mumcu Yürüyüşü dışında, gazetecilerin aynı pankart arkasında yürümesi tarihe karıştı.  Örneğin birkaç keresinde 1 Mayıs alanında derneği temsilen korteje getirilen pankartı sadece iki kişi taşımıştık!

 

NEDEN HERKES ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞILDI…

 

En azından Perşembe söyleşilerinde, ÇGD lokalini doldurup heyecanlı sohbetler ederken, derneğe gelip sadece bira içen, kimseyle tek laf etmeyen birkaç meslektaşı fark etmiştim. Gidip konuştum. Arkadaşlar polis adliye muhabiriydi. Meğer zaten çekinerek geliyormuş, kendisine “solculardan uzak durması” tavsiye ediliyormuş!

Kim bu solcular, diye düşünüyorum kendi kendime… Solcu, komünist olmak nasıl bir şey? Bizler “solcu” demeyi hak ettirecek ne yapıyoruz ki diye düşünüyorum; yemin ederim, tatminkâr bir karşılık bulamıyorum.

2000’li yılların başına doğru manzara şuydu: Yerel televizyon kanalları, Olay TV, As TV, çok sayıda yerel radyo, İHA ve CHA haber ajansları ile “medya” artık koskoca bir sektör olmuş, ortalıkta yüzlerce meslektaşımız olmuştu
Sayımız hızla artıyordu. Ama “medya” büyürken, sayımız artarken,  gazetecilik halleri de hızla buharlaşıyordu! 

Babıâli’de dillendirilen “En iyi mümderacat (içerik) ilândır” düsturu daha yakıcı hissedilmeye başlandı. 
Yarış, habercilikten reklâm pastasından pay kapmaya doğru kaymıştı...

Milliyet, Hürriyet, Tercüman, Türkiye, Zaman, Sabah, Akşam, Star gazeteleri, bazı televizyon kanalları… neredeyse bütün İstanbul medyası Bursa’da büro açtı.
Bu bir habercilik aşkı mıydı, yoksa buradaki sanayi potansiyeline sulanıp reklâm kapma derdi miydi, artık günahları boynuna diyeceğim…

Bizim A.A.’da medya kuruluşlarına yönelik farklı haber aboneliği çalışması vardı, ama reklâmla işimiz olmazdı. Fakat giderek siyasi iktidarları kollama yönünde bir tavır söz konusu olmaya başlamıştı. 
Artık başımızda, “Evladım, kesinlikle taraf tutmayacaksınız. İster sağ, ister sol parti olsun. İster muhalefet, isterse de hükümet partisi olsun... Haber doğruysa kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın. Millet doğruyu bilecek. Arkanızda ben varım” diyen Genel Müdürümüz Hüsamettin Çelebi gibi birisi yoktu artık. 

MUHABİRİNİ ASKERİ YÖNETİME KARŞI KORUYAN ÇELEBİ İNSAN...  

“Tek bir konuda tarafız, o da Türkiye Cumhuriyeti’dir, ülkemizdir” diye çizgiyi çeken Çelebi ki, 12 Eylül’ün, generallerin kılıcının en keskin olduğu dönemde, benim gibi sıradan, gariban bir muhabiri “konsey”e karşı koruyabilen bir yürekti!…
Düşünün, 80’lerin yarısı, Kenan Evren dönemi. Bir el işaretiyle anında kendini hapiste bulabilir, bir kör kurşuna gidebilirsin…  

Süleyman Demirel’in adını bir haberde kullanmamla yer yerinden oynamıştı. 
Milliyet, Tercüman, Güneş dahil büyük gazeteler “Anadolu Ajansı Süleyman Demirel’in demecini geçti!” diye manşet attılar… 
 Olay, Demirel’in sözleri, yıllarca başbakanlık yapmış bir siyaset adamının güncel bir konudaki açıklamaları falan değildi. Olay Demirel adını yazabilmekti işte!… 
Çünkü Demirel yasaklıydı, gazetelerde adını yazmak sıkardı...  
O zamanın en hızlı Demirelcisi Nazlı Ilıcak bile köşesinde ondan “Bir bilen” diye söz ediyordu…

Halbuki adamın yasağı siyasiydi ve sonuçta bir gazeteci için Türkiye’de uzun yıllar Başbakanlık yapmış  bir insanın adını yazmak, güncel bir konudaki görüşünü haberleştirmek nasıl bir günah olabilirdi ki? 
Normal olanı bu değil miydi? Ben de işte bunu yapmıştım.

Ankara’da 5’li general döneminde, onların yasakladığı bir siyasinin haberini, korkmadan yazmıştım, hem de patronu devlet olan  A.A.’da…
En önemlisi de o, adı gibi çelebi genel müdürüm, MGK’den gelen telefona rağmen habere, haberciliğe, haberin namusuna, onu yazan kişi olarak da bana sahip çıkmıştı! 
Ruhu şad olsun. Bugünkü ilişkilere bakınca insan mesleğin bittiğini düşünüyor! 

Durum çok değişti, her kademede “güce tapma”, “yaranma”, “yalakalık” kural haline geldi. Senden istenen cesurca haber yazman değil, “amirlerine itaat etmen”…

 

 ‘SENİ İŞTEN ATTIRACAĞIM’

 

Mesela şöyle durumlar oluyordu: Biz kamu kuruluşuyuz, valilik bizi kendine bağlı bir kurum olarak biliyor.  Yani TRT ve bizim ajans bir bakanlığa bağlı olduğu için, taşra teşkilatı protokol şemasında vali yardımcılardan birisine bağlı görünür. Ama pratikte, bu “amirimiz” varsayılan vali yardımcısını tanımazdık bile. Teamül böyle oluşmuştu. Karışmazlar, ilgilenmezlerdi.
Ancak, şemaya bakarak, örneğin, birkaç kez, valiler, “kendine bağlı personel” sayıp, hoşlarına gitmeyen bir haber yüzünden devreye girdi, muhabiri, müdürü cezalandırmaya kalktı. 
Tabi sonuç alamadılar. Çünkü iyi işleyen bir özerk konum vardı ve doğrusu ajans yönetimi çalışanını korurdu; yani gazetecilik işiyle ilgili yargıyı başkasının vermesine müsaade etmedi!

Bir örnek vereyim...
Marmara Depremi sabahı Yalova’dayım. Yalova depremini ilk duyuran muhabir olmuştum.
Sabah ortalık ana baba günü. İnsanlar   beşer, onar, kapalı kasa araçlarla kaldırıyor cesetleri, gözümüzün önünde… Olayla ilgili bilgi almak için valiyi aramaya başladık. Yalova Valisi sabah sabah ortalıkta gecelik pijamayla dolaşıyor. Kahvehane gibi bir yerde toplanmışlar, bir Kriz Masası oluşturmuşlar. Belli ki kaldığı ev hasar almış, o da kaçmış.

Diyorum ki, “Efendim, depremde ölü sayısı nedir?”
Çünkü haber lazım, Türkiye dört gözle Yalova’da ne olduğunu bilmek istiyor. 
Oradaki bir Vali Yardımcısı “Depremde şu ana kadar ölü sayısı 3’tür, öyle yazın” gibi bir şey söyledi.

Vali yardımcısının yanına yaklaşıp, “Efendim siz ölü sayısının 3-5 kişi olmadığını iyi biliyorsunuz.  Tahmininiz nedir” şeklinde bir sorum oldu.

Vali yardımcısı birden celallendi, bağırmaya başladı. Öfkeyle çalıştığım yeri sordu. Söyleyince adam nasıl bir rahatladı, çekti bir sandalye, oturdu: “Tamam, şimdi talimat veriyorum, seni derhal işten attıracağım. Sen nasıl bana böyle konuşursun!”

Önce şaşırdım, sinirlendim, böyle bir günde olacak iş değil. Sonra bana da bir rahatlama geldi; çünkü telefonlar çalışmıyor, kimseyi arayamazdı! Polisler de can derdinde, ortada hiç birisi yoktu…
Neyse, ilerleyen günlerde yatıştı, şartlar yardımlaşma ortamını dayattı. 

Bir de taraflı haber yazma konusu var.
Dışarıda “A.A. devlet kuruluşu, hükümetin borazanı, tarafsız gazetecilik yapmaz” görüşünde olanlara rastlıyordum. 
Ancak en azından çalıştığım sürenin çok büyük bir bölümünde, bunun böyle olmadığını söylemeliyim. Piyasada en iddialı gazetelerden bile daha özgür bir gazetecilik yaptığımı düşünüyorum. Bu yargıya da emekli olduktan sonra, özel sektördeki iş deneyimlerimden sonra vardım. Tabi bunda, kurumda yerleşmiş bir habercilik kültürü, kadroların rolü kadar, sendikanın bulunması, gazeteciyi ertesi gün kapının önüne koymanın güçlüğünü de hatırlatmam lazım. Sendika, sadece toplusözleşme, para değil; normal 212 Sayılı bizim meşhur yasanın uygulanmasının da güvencesiydi valla. 
Sendika gitti, gazete ve televizyonların büyük çoğunluğu 212'yi uygulamıyor.      

Tabi A.A.'da da köprünün altından sular akmaya devam ediyordu. “Serbest piyasa”, “kazan kazan” evrensel habercilik standartlarının sorgulanmasını ve tahribatı getirdi. 
Gazetelerde olanlar zamanla ajansı da etkiledi. Örneğin eskiden TGS ilk toplusözleşmeyi A.A.’da yapardı, sonra gazetelerde TİS’ler bizim sözleşme üzerinden yapılırdı. Zamanla gazeteler sendikayı kapı dışarı etti, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın tek sözleşme yapma yetkisi olan işyeri neredeyse biz kaldık. Sonra tabi ajans da piyasadaki eğilime uymaya zorlandı. En son, işte sırf TGS'yi yetkisiz hale getirmek için yeni bir sendika kuruldu vs. 
Şimdi artık kağıt üstündeki sendika da son dönemini yaşıyor gibi.
TGS'nin değeri şimdi daha iyi anlaşılıyor! 
Meğer sendika ve sözleşme ne büyük bir şeymiş! Piyasada TGS’nin devredışı kalmasının ardından gazetelerde işten çıkarmalar, ücretlerde düşüş, çalışanlar arasındaki dayanışmanın, dostlukların uçup gitmesi gibi çok yönlü kayıplar yaşanmaya başladı. Çalışanlar, yöneticinin iki dudağından çıkacak söze mahkûm oldular. 

Akşam mesai saati bitince, işten çıkan muhabirler, artık “müdürden önce çıkmaz” oldular.

Sendika sadece ücret artışı değildi. İşler daha düzenli olurdu. İş disiplini daha sıkıydı. Günlük çalışma 8 saatti. 09-16.00 dışında çalıştığında fazla mesai alırdın. Haftada iki gün, yılda 30, 10 yılı tamamlayanlar yılda 45 gün ücretli izin kullanırdı.
Sadece ajansta değil Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerden ayrılanlar ciddi tazminatlar alır, ev sahibi olabilirlerdi.
TURBAN diye kamuya ait turistik tesislerde yarı fiyatına tatil yapardık. THY, telefon, tren vs. ücretleri yarıya indirimliydi. 

Ve sendikayı etkisiz hale getirmeyi başaran rüzgâr herkesi önüne katıp savurmaya başladı.

İktidarlar değişti, sonuçta kişisel olarak baktım ki, başımıza getirilen kadroların niyeti bozuk, kendi isteğimle ayrıldım.  O günkü Genel Müdürümüz şaşırdı, ilk kez kendi isteğiyle kurumdan emekli olmak isteyen kişi benmişim! Teşekkür yazısı yazdı, anı olarak saklarım. 

Tabi mevki makamı mesleki faaliyetin dışındaki yeteneklerle sağlamaya çalışmak da her zaman sürdürülebilir olmuyor işte. 
Hükümet değişti ve siyasetle gelenler de siyasetle gitti. Üstelik onlar kendi istekleri dışında ayrılmak zorunda kaldılar, arkalarında tekme iziyle... 

 

MUHABİRE ‘KAŞIK DÜŞMANI’ MUAMELESİ…

 

Gazete ve televizyonlarda çalışan arkadaşların habercilik yaparken inisiyatif alanlarının günden güne daraldığını gözlemlemeye başladım. Gazetelerin reklâm servisleri özellikle de ekonomi muhabirlerine neredeyse iş tarif etmeye, “Falanca firmanın haberi yazılacak” demeye, röportajı yapılacak kişinin kim olacağına karar vermeye başladılar.  
Ya kardeşim, şirketin “haber niteliği” olacak bir şeyi varsa, evet bu bir haberdir, zaten koşup yazarım...

Ama baktık ki, sevda habercilik yapma değil; “haber”in amacı sadece o şirketten alınacak reklâma yol yapmak!

Elbette gazetelere, televizyonlara reklâm lazım. 

Gazeteci ister ki, çalıştığı gazete çok sevilsin, satılsın, okunsun, reklâm geliri iyi olsun. Kendisi de para kazansın. 
Anca destursuz her şeye reklam diye dalan bu kafayla aramızdaki fark şuydu: 
Ben diyorum ki, arkadaş, çok güzel habercilik yapalım, insanlar gazetemizi kapışsın, tiraj, satış, okuyucu çoğalsın… Reklâm verenler salak değil ki... Hedeflediği kitleye en çok hangi yayınla ulaşacaksa ona reklâm verecektir zaten!

Batılı gazetelerden örnekler veriyorum, Newsweek aboneliğimden söz ediyorum, "Beni Newsweek'in pazarlamacıları abone yapmadı, bakın adamların reklam büroları bile yok, ama şirketler, kurumlar gidip orada reklamım çıksın diye kıçını yırtıyor vs. vs. anlatıyorum..

Ama hayır, nafile...
Adamın gazetecilik, habercilik diye bir derdi yok. 
İşe reklâmla zengin olacağım diye girdiği için çalışandan bütün istediği reklâm!
En gözde elemanı reklâmcı.
Muhabir onun gözünde “kaşık düşmanı”!

 

BÜTÜN SAYFALAR REKLAM OLSA DA...

 

Yapabilseler, bütün sayfaları reklâmla dopdolu gazeteler çıkaracaklar ve de bizden kurtulup bayram edecekler!

Bir de… “Patron bunun yazılmasına izin vermez”, “Bunu yazarsak o şirketten hayatta reklâm alamayız”lar hızla çoğaldı. 
Artık bir olay izlenirken, kime yararı olup olmayacağı,  bunun sonuçta gazeteye bir “getirisi”nin olup olmayacağı hesap edilir oldu. Patronun seveceği, ona para getirecek haberi yazmak, röportajı ona göre dizayn etme çabası gittikçe çıplak, gözle görünür hale geliyordu.

Gazete ve televizyonların sahipleri zaten patrondu, adamların başka büyük şirketleri vardı. Açıkçası ticaret yapıyorlardı ve basın kuruluşları da “ürün çeşitlemesi” kapsamında bir şeydi işte.

 “Tam sayfa reklâm gelmiş” denildiği zaman, muhabir olarak senin o sayfaya haber koyma şansın yok artık!

2001’e emekli girdim, birkaç sene de çalışmadım.  Ardından haftalık bir ekonomi gazetesi çıkarma macerası oldu. Ancak gazetenin patronu, yani parayı veren kişinin esnaflık ile gazetecilik arasındaki sınırı görememesi yüzünden ayrıldım (kovuldum da desem sonuç değişmez).

Bir ara, İstanbul’da yayımlanan bir aylık “sektörel ekonomi dergisi”nden “Bursa Temsilcimiz olur musun” dediler. Kabul ettim. 
Haberler, röportajlar gönderiyorum, heyecanla. Ama baktım pek memnun değiller.
Telefonla arayıp, “Haberlerimi beğenmiyor musunuz” gibi sorduğumda, karşımdaki patron gayet net, “Ya, biz derginin içeriğini zaten dolduruyoruz. Bize reklâm lazım. Sen bize reklâm gönder” deyince şaşırdım. 
Meğer, başarılı bir muhabir olarak adımı duyunca, “Tamam şirketler elindedir, bize reklâm yağdırır” diye düşünmüşler! O iş o gün bitti…

Yine İzmir’de haftalık çıkan bir "ekonomi gazetesinin" temsilciliği için arayan, patron, “Büro tutacaksın, kirası, masrafı sana, karışmam, normal ücret de ödemem, sadece aldığın reklamdan komisyon alırsın” deyince sohbetimiz otel lobisinde öylece kalmıştı.

 

Pek çok değer “out” olmuş, yeni yeni davranışlara tanık oluyorduk. Artık benim “güce tapma” dediğim “yalaka” kalemşorluk gittikçe moda oluyordu. 
Yatıp kalkıp belediyelere, iktidara, belli başlı büyük firmalara, yani para ve güç kimdeyse onlara dönük methiyeler yazma… 
Bunun bir yanı reklamın yolunu döşemek, bir yanı da iktidar sahibine siyaseten  “bak, ben senden yanayım” mesajı vermek. Zira her daim düstur aynı: Zenginliğin kaynağı devlet!  

 

 'KÖŞE' OLMAK - 'YAZAR' OLMAK !…

 

Gazetecilikte 'Köşe yazarı' olmak, eskiden bir olaydı, uzun yıllar muhabirlik yapmanız gerekirdi. 'Köşe'de tarafsız yorumlar yapabilmek çok üst, kalifiye bir işti, saygındı. Köşe yazarlarına biz üstat gözüyle bakardık, zira onlar bizim yaptığımız muhabirlik işinin ustalarıydı.

 

Ama şimdi köşe yazarı olmak için muhabirlik yapmaya, hatta gazeteci bile olmaya gerek yoktu! 

Herkes bir köşede yazıyordu işte ve gazetenin başındaki yöneticiler, patronlar çok hoşlandılar bu işten… 

Adam kakara kikiri, yediğini içtiğini yazar, rakip takıma iki de laf çaktın mı, sosyetenin gündemindesin!  


Köşe yazarı deyince benim aklıma, sazı eline almış bir aşık, bir ozan gelirdi.  

Oysa şimdi saz, aşık olmayanın eline tutuşturulmuştu; adam tezeneyi tele dokundurup ruhumuza mı seslenecek, yoksa sazın gövdesine kafa, yumruk mu atacak bir türlü karar veremiyordu!... 
Topluma söyleyecek sözü olmayanın gazetedeki köşede yazacak neyi olabilirdi ki?

Kuşkusuz bu meslekte uzun süre emek veren ve bileğinin hakkıyla yazmaya devam eden dostlar başımın üstünde. Onlar da olmasa zaten herhalde gazeteleri kimse okumaz!

 

'KÖŞE MUHABİRLİĞİ'! 

 

Yeni yetme “köşe yazarlığı” baltanın en büyüğünü haberciliğe indirdi! 

Artık haber olması gereken şeyler “köşe”deydi. 

Köşelerde, olaylar tamamen sübjektif, yönlendirilmiş, yoruma dayalı, haberde olması gereken objektif, nesnel hassasiyetler yok sayılarak, tek taraflı verilmeye başlandı. 

Bu, haber kaynaklarının da işine geldi. 

Şirketler, kurumlar, siyasi partiler, belediyeler bu yeni yetme “köşe yazarları”nı yere göğe sığdıramaz oldu. 
Basın davetlerinde köşe yazarları başköşelere kurulmaya başladılar. 

Çünkü sorgulamıyor, araştırmıyor, bütün yeteneklerini methiye düzmekte harcıyorlardı. 

Valla adamlar “yazar” olmadan “köşe” olup çıkmaya başladılar... 

Belediyelerin bazı köşe yazarlarına düzenli para ödediği iddiaları bu camiada çoktan beri sır değil.

Ünlü köşe yazarı olmak için “methiye” ve “yağlama” dallarını beğenmeyenler için “sövme”, “bel altı çalışma” dalları da açıldı!  

Şaka değil, sırf muhalif siyasi partilere, gruplara, rakip şirketlere, rakip spor takımına, rakip belediyeye, rakip adaya, rakip vekile belden altı çalışmaları sayesinde köşe yazan, “ünlü gazeteci” olanları bile görebildik! 
Hani "Tetikçi" denir ya, haller bu minvalde.

 

YENİ DÖNEMİN KURUMLARI

 

2001 ile 2009 arasında artık bu yeni dönem kendi kurumlarını yaratmaya başlamıştı. 

Örneğin, kamu ve özel kuruluşlardaki “Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü” artık gazetelere “bilgi” vermek, “açıklama” yapmak yerine doğrudan “haber” yazıp servis etmeye başladılar.

Gazete ve televizyonlar muhabir sayısını azaltmaya başladı.

Nasıl olsa pek çok yerden “haber” geliyordu ve gazetede iş “redaksiyon”a kalıyordu!

Bir de baktım ki, pek çok meslektaşım artık haber peşinde, olaylarda görünmüyor. 
“Redaktör”, “Editör” olmuş, “içeride”… 

Haber ya ajanslardan ya da sayısı hızla artan “PR-Public Relation” adı şirketlerden geliyor.
“Ajans” dediğim de hani öyle Reuters, AFP, AP gibi haber ajansı falan değil. 

Artık piyasada her şirket bir “ajans”la çalışıyor ve bu “ajans” hem reklâm, organizasyon, tanıtım işi yapıyor; hem de şirketler kendi haberlerini bu ajanslar eliyle gazetelere servis ediyorlar.  

Halkla ilişkiler uzmanı”ndan sonra “basın danışmanlığı” da çağ atladı ve iş yaptıkları kurumlarla ilgili gelişmeleri, bilgilendirme-açıklama yapma, haberi gazetecilerin yazmasına yardımcı olmak yerine; artık doğrudan kendileri yazıp hazır haber olarak göndermeye başladılar. 

Daha kurumun, kişinin adını yazmadan, öznenin önüne bir sürü övgü ifadesi yerleştirilmeye başlandı… 

Ya, haberi ben kendim yazmak istemiyorum kardeşim!
O işi muhabire bırak sen!

Bir yöneticiyle röportaj yapmak, görüşmek istedin mi, yol bu danışmandan geçiyor. 
Bu danışmanların bir kısmı basından ayrılıp gittiği için, tanıdık; atlamak istemiyorsun, kırmak istemiyorsun, dostlukların var, nereden baksan sıkıntılı bir durum…  

 

BAŞKENT ANKARA’DA GAZETECİLİK HALLERİ…

 

2009-2016 arası Ankara’daydım ve başkentte gazetecilik ile ilgili birkaç noktayı paylaşmak istiyorum

Ankara’da fiilen gazetecilik yapmadım, Fransızca, İngilizce bir şeyler araştırmaya çalıştım.

Ama, zaten çalışmak istesem de iş bulmam çok zormuş. 

Baktım ki, Ankara’da tanıdığım, bizim kuşaktan, okuldan, ajanstan her kim varsa, büyük bölümü bir şekilde medya dışına savrulmuş.

Şanslı olanlar benim gibi emekli olabilmişlerdi. 

Mesleki duyarlılığı olan kim varsa, gazetelerden, televizyonlardan uzaklaştırılmıştı.

Tanıdıklarla haberleşmeye başladıkça, hatırı sayılır bir “emekli gazeteciler grubu” oluşturduk. 8-10 kişilik bir saz ekibimiz (!) oldu yani. 
Her fırsatta bir yerlerde buluşup sohbet ettik. Kimi zaman mesleği, kimi zaman memleketi "düzelttik”!

Ankara’da gazetecilerin en büyük uğrak yeri TBMM’dir. Bizim de sıkça gittiğimiz yerlerden birisi meclis oldu. Mecliste gazeteciler, ücretini ödeyerek, yemek yiyebiliyor. Fiyatları çok uygun olduğu için gayet cazipti. 
Aslında meclisin kütüphanesini mesken edinmeyi takmıştım kafaya; ama her seferinde kulisler, muhabbet, grup toplantıları vs. daha çekici geldi, fırsat bulamadım.

Meclisteki gazetecilikle ilgili gözlemim şu: 

Elbette TBMM gazetecilik açısından çok değerli bir yer. 
Yani memlekette olup bitenleri en kapsamlı anlayabileceğin yer orası. Bütün yasalar orada, geçmişte yaşanan her şeyin belgesi orada –ki, araştırmacı için çok büyük bir hazinedir-. 

Yasaların nasıl çıktığını görüyorsun, siyasi partilerin ve de siyasetin aslında nasıl bir şey olduğunu, memleketin nasıl yönetildiğini gözlerinle görüyorsun işte o salonlarda!

Örneğin ben meclisle gidip geldikçe, izleyip dinledikçe Türkiye’nin sanıldığı gibi TBMM tarafından, (bunu siyasi partiler diye de okuyabilirsiniz) yönetilmediğini düşünmeye başladım. 
Dahası, yasaları bile öyle vekiller hazırlamıyor! Vekilleri daha çok “evet/hayır” deme pozisyonlarında görüyorsunuz; yasaları hazırlarken fikir tartışması falan görmüyorsunuz. En azından ben tanık olmadım.

Yasa tasarı ve teklifleri liderin kendi çantasında veya görevlendirdiği birisinin çantasında gelir. 
Vekile sadece evet/hayır demek düşer.  
Partiler malum “lider partisi”… Sıkıysa itiraz et... 

Fikirlerini özgürce açıklamak mı istiyorsun: tek şartımız var, onaylamak! Liderin baştan onaylaması lazım. O da kafasına yatan birşey bile olsa "sakalı kaptırma", inisiyatifi kaybetme kaygısıyla bundan imtina eder... 

Vekiller kişisel olarak yasama faaliyetinde devre dışı olduğu için de örneğin, teklif muhalefet partisinden gelmişse, feriştahı olsa kabul edilmez. 

Hani “Tamam partilerimiz farklı, görüşlerimiz farklı ama işte meclisteyiz, parti ayrımı yapmadan en uygun yasaları çıkarmaya bakalım, şu şu konularda ortak davranabiliriz, uzlaşabiliriz” falan durumu yok.

Dikkatler yasanın içeriği değil, liderden gelecek işaretlerde. 

Uzaktan kumandalı sanırsın....

Bakarsın Genel Kurul’da yasa görüşülüyor, içeride 10 vekil ya var ya yoktur; ama sıra oylamaya gelince birden içeri akın ederler. 

Kabul edenler/etmeyenler?...

Çok ilginç, vekiller salonda olmadıkları halde ne oy vereceklerini biliyor, içeri girer girmez ellerini ona göre kaldırıyorlar!

Tabi bu da bütün muhalefet partilerinde, ifade edilmeyen bir yılgınlık yaratmış. 

“Madem parmak sayısıyla hep kaybediyoruz, hazırladığımız bütün kanunlar reddediliyor, o zaman niye teklif hazırlıyoruz?”

“Niye konuşuyoruz, niye fikir söylüyoruz, niye zaman kaybediyoruz,”
veee, “Niye bu meclisteyiz!” 
Yakınmalar bu noktalara kadar uzanıyor…

Anlayacağınız büyük hayallerle meclise giden vekillerin çoğu hayal kırıklığı içinde. 
Bu noktada size bir anekdotu aktarayım.
Orta ve üzeri yaşlar hatırlayacaktır, Ali Osman Sönmez Bursa'nın en büyük sanayicilerinden, BTSO'nun değişmez başkanı vs.  idi. Tuttu bir partiden aday oldu ve milletvekili seçildi. Ama kolayca listenin seçilecek yerine konulduğu, seçildiği, rahatı yerinde gözüktüğü  halde yüzünde bir memnuniyetsizlik hissediyorduk. 
Bir gün meraklı sorularımız üzerine koltuğunda öne doğru eğilip bize "Yav çocuklar, ben de bu meclisi bir halt sanıyordum!" deyiverdi. 
Rahmetli Ali Osman Sönmez’in popular bir iş insanı olarak iş yapmak, sorun çözmek, sonuç almak üzerine kurulu yaşam pratiği orada iflas etmiş, hayal kırıklığına uğramıştı.

Sönmez’e göre meclisteki milletvekilerinin çoğunluğu "Eline mikrofonu alıp car car konuşmaktan başka yeteneği olmayan” insanlardı! 
İktidar partili vekiller, en azından seçmenlerine iş takibinde yardımcı olabiliyor, kalkıp Ankara’ya kadar giden seçmeninin işini takip edebiliyor, işsize iş bulabiliyor.

Muhalefet partili vekillerin böyle şansları da yok.


Mecliste her gazete, siyasi meşrebine göre partilere, liderlere ve gruplara bir rezerv koymuş. Ona göre izliyor.

Bütün iş birkaç deneyimli gazetecinin yaptıkları etrafında dönüyor. Meclis koridorlarında, parti, lider ayırmadan koşuşturanlar onlar. 

Ne varsa bizim kuşakta var diyorum. İçlerinde çok sevdiğim, gazetecilik okulundan sınıf arkadaşlarım vardı. 

Haberler onlardan çıkıyor, siyasilerle birebir kontakları var. 

Sınıftan değil, ama meslekten tanıdığım isimler de var. 

Ya, bunlar belki de bizim doğru dürüst, tarafsız gazeteci kuşağının son temsilcileri gibi, inanın… 
Gençler başka düşlerin peşinde. 

Yeni kuşak gazeteciler sadece bir açıklama varsa onu alır, merkezlerine geçerler, o kadar.


Bir de örneğin, “Ak Parti Muhabiri/uzmanı”, “CHP Muhabiri/uzmanı” gibi durumlar var. 

Evet, bu yol gazeteciye, daha fazla “uzmanlık”, bir partide olanları daha çabuk, doğru öğrenme fırsatı veriyor. 
Ancak ilginç bir şekilde o partiyle de bir “angaje” durum ortaya çıkıyor ve bu da bana çok sağlıklı gelmedi. 

Mecliste her gazetenin, televizyonun bir bürosu var. 
Özellikle her Salı, “Grup Toplantısı” günlerinde meclisin bahçesi canlı yayın araçları ile dolar.

Salı günleri “Grup Toplantısı” adı altında partilerin kapalı miting günüdür! Sadece lider konuşur, salonu hınca hınç dolduran kalabalık, sloganlarla inletir meclisi… 

Koltuğunu izleyiciye verip bu “mitingi” ayakta izleyen vekiller görebilirsiniz.  Liderler coşar, kendini miting alanında sanırsın. Meclis TV bunları canlı verir. 

Yayında arıza saatleri, muhalefetin grup toplantısı saatlerine denk gelir!

 

BURSA MEDYASINDA DEĞİŞİM

 

2016 başında Ankara'dan yeniden döndüğümde Bursa medyası hiç de 6 sene önceki medya değildi. 

Haber peşinde buluştuğumuz meslektaşların neredeyse hiçbirini tanıyamaz haldeydim. Bir basın toplantısında, açılışta, 20 gazeteci varsa, tanıdığım en fazla 3-4 kişi çıkıyor. Oysa 6 sene önce işe yeni başlamış bir iki kişi dışında hepsini tanırdım, selam sabah vardı. 

Davetlerde, yemeklerde tanıdık yüzler biraz daha artıyor, galiba buraya daha çok orta yaştakiler geliyor.  

Ama değişen sadece yüzler olmamış, Bursa’da habercilik anlamında pek çok şey değişmiş. 

Dikkat ettim basın toplantılarında pek soru soran yok! 

Sanki herkes haber kaynakları ile “aman beni yanlış anlar, eleştiriyorum sanır” havasında.

Bir gün, bir STK başkanı ile röportaja gitmiştim. Beklerden, sehpanın üstündeki gazete yığını dikkatimi çekti. Hepsi de Bursa’da yayımlanan gazeteler. Çoğu haftalık. İçlerinde adını internetten gördüklerim vardı, ama çoğu sanal olarak da görmediğim, adını duymadığım gazetelerdi.

Merakla teker teker karıştırmaya başladım.

Baktım ki, tanımadığım bir sürü insan köşe yazarlığı yapıyor… Bu kadar çok sayıda köşe yazarının olması neye dalalettir bilmem. 

Gazete sahibi olarak yazıyor, uzman sıfatıyla yazıyor… 

Hem de ne uzman! Bunlar her konuda uzman !

Hani 30 yılı aşkın süredir bu meslekte olan, haber peşinde koşan birisiyim.  Ama ben bu şehirde bunların hiç birisini bir haberde görmemişim, tanımıyorum.  

Tabi internet haber siteleri hayli çoğalmış. 
Aslında 2017 yılına girerken Bursa’daki gazete, televizyon, haber ajansı, haber sitesi vs. olarak medya kuruluşlarının listesini birisi hazırlasa, inanın çok yararlı olur diye düşünüyorum.

Ama bunları düşünürken, bir yandan da meraklı meraklı gazetelerin sayfasını çeviriyorum.

Şunu fark ettim: O gün o masada okuduğum gazetelerin tamamındaki haberler son bir hafta içinde çalıştığım gazeteye internetten mail olarak gelen şeylerdi. Belediyelerden, STK’lardan, şirketlerden, partilerden vs. gelen fotoğraf ve “haber”lerdi sayfaları dolduran. 

“Haber” benim mail adresime nasıl gelmişse, işte karşımdaki sayfalarda da aynı şekilde duruyordu!

Gazeteler arasındaki fark, sadece köşe yazarları, mizanpaj ve reklâmlardı. 
Bunun dışında sanki hepsi tektip giyinmişti!

Kişisel olarak hep bardağın dolu tarafını esas almaya çalışan birisi olmaya çalıştım; zira negatif ve karamsarlıkla ileriye atılacak tek bir adım dahi olamaz, diye inanırım. 

Elbette bu “değişim” içinde çok umut verici şeyler de var. 
Örneğin şimdi gerek fotoğraf gerek ses kayıt cihazları çok daha gelişmiş durumda. İnternet ile pek çok bilgiye ulaşma kolay. Eskisi gibi kalın telefon rehberlerine gerek yok. Tıkladın mı, hepsi elinin altında. Galiba şimdi en büyük telefon rehberleri, cep telefonunda…

Eskisi gibi santrale değil, doğrudan adama ulaşıyorsun! 

Küçük bilgisayarını yanına alıp anlık yayın, canlı yayın yapma, hızlı haber üretme olanakları var. 

Örneğin bir meslektaşı elindeki cep telefonu sağa sola çevirerek konuşurken fark edip, “hayırdır” deyince, internet sitesinde canlı yayın yaptığını öğrenmiştim.

Facebook, Twitter, haber, fotoğraf paylaşımı, haberleşme, gündemi takip etme vs. açılarından harika fırsatlar sunuyor.

Ama haberlerin  “hazır” gelmesi bir tür bağımlılık yaratmış, deneyimli muhabir çalıştırma neredeyse kalmamış.  

Sadece bunlarla kalsa iyi...
Haber üretimi hızla muhabirin, gazetecinin işi olmaktan uzaklaşıyor. 
Haberin “hazır” gelmesi yetmezmiş gibi, örneğin röportajda da çoğu zaman “Siz soruları gönderim, biz cevapları yazıp röportajı hazır verelim”, “Siz röportajın konusunu verin, biz hazırlarız” manzarası ile karşı karşıya kalıyoruz.

Özellikle genç kuşakta haberi, röportajı yazdıktan sonra, “onay” için röportaj yaptığı kişiye, haber yazdığı şirkete, kuruma gönderenlere rastlıyorum.

Adam “istemiyorum” derse, yayınlanmıyor!

Kişi ve kurumlarla “iyi geçinme” isteği, habercilik heyecanı ve reflekslerini iyice köreltmeye başlamış gibi.

 

DEVLET BÜYÜKLERİNİ İZLEMEK…

 

Birkaç hafta önce bir bakanın Bursa’ya geleceğini duydum. Bazı firma ziyaretleri olacakmış. Tabi, eski reflekslerle hemen valiliği aradım. Valilikten sayın bakanın programını öğreneceğim, ona göre takip edebildiğim bölümlerine katılacağım.

Aaaa yok! 
Valilik santralındaki görevli yoruldu vallahi... Nereye bağlasa ‘bilmiyoruz’ diyor, ‘filanca ile görüşün’ diyor, başından salıyor.  

Neyse sonunda valilikte yönetici konumundan emekli bir bürokratı buldum da mesele açıklığa kavuştu...

Eskiden bakan, başbakan gibi devlet büyükleri Bursa’ya geldiğinde Valilik il sınırları içindeki bütün programını yapar, gazetecilerin takip edebilmesi için bir basın aracı tahsis ederdi; izlemek için aracı olmayan muhabirler o basın aracına biner,  gün boyu takip yapar, görür, sorar, soruşturur, haberini yazardı. 

Oysa şimdi “varılan mutabakat üzerine” artık bakanların ziyareti ile ilgili bütün programı iktidar partisinin il başkanlığı yapıyor, valilik de “ayrıca program yapmıyor”muş!

Vay be… Nereden nereye...

Daha 10-15 sene önce valilik bakanın, başbakanın programını kimselere vermez, kendisi yapardı. 
Valilik “devlet” olarak, iktidar partisi bile olsa siyasi partiler ile arasına bir mesafe koyar, onu korurdu. 
Akşama kadar bakan ile birlikte dolaşan, açılış, temel atma gibi törenlere katılan vali, iş bakanın parti ziyaretine gelince, gruptan ayrılır, sıvışıverir,  siyasi etkinliklere katılmazdı. İktidar partisi de olsa siyasi partilerle arasına bir mesafe koymaya özen gösterirdi.

Oysa şimdi bütün programı, hatta basın duyurusunu da iktidar partisinin il başkanlığı yapıyormuş. 
Basın ile ilişkileri de tabi tamamen parti düzenliyor.

Durumu anladıktan sonra o gün o bakanı kim takip etti, ne yazılacak diye merakla bekledim; maalesef bakanın temaslarının büyük bölümü hiç izlenmemişti. 

Tahminim yine gazetecilerin haber yapmasına yardımcı olmak yerine, bazı “danışman”lara yazdırılan suya tirit bir “haber”, basına servis edildi. Ergesi gün medyada yer alan haberler de aynı fotoğraf ve metinlerle çıktı.

 

SONUÇ?

 

Genç meslektaşım, sevgili Rabia Deniz arayıp da, “Dursun abi, bizim basının durumu sürekli kötüye gidiyor. Niye hep kaybediyoruz, nerede yanlış yapıyoruz” deyip, düşündüklerimi yazmamı isteyince, gazeteci olma, gerçeğin peşinde koşma heyecanını koruyan genç dostlarla, kendi yaşanmışlıklarımdan süzülen görüşlerimi paylaşmak istedim.

 

Benim özetim şu: Gazete ve televizyonların, hatta çok bağımsız, özgür görünen internet sitelerinin giderek ticari kuruluşlar haline gelmesi ve gazeteciliğin güç kaybetmesi demokrasimizin geldiği yerle ilgili bir durum. 

Ve de iktidarın beğenmediği gazeteciyi hapse tıkıp, muhalif basın kuruluşlarına kilit vurması aslında sadece o gazeteci veya gazetenin değil, demokrasinin güç kaybı. Artık muktedirler, para-silah-siyaset gibi iktidar güçlerine sahip olanlar demek ki artık demokrasiye ihtiyaç duymuyor, onsuz daha çok güçleneceklerine inanmaya başlıyorlar.

Yani yaşananları sadece gazetecilerin hataları, bireysel/kurumsal taktik yanlışları ile açıklamanın doğru olmayacağını düşünüyorum.

Basın özgürlüğü, “dördüncü kuvvet” denen şey, aslında toplumdaki güç dengelerini yansıtır.  
Demokrasi, kimine göre “orta sınıfın etkinliği”, kimisine göre de halkın ülke yönetiminde etkin söz sahibi olması; kendisini yönetecekleri özgürce seçmesi, istediğinde değiştirebilmesidir. Bana göre halkın, çalışıp üreten kesimlerin hakkını hukukunu korumak için dayanışması, gerektiğinde güç sahiplerinin gözünün üstünü morartabilmesidir, haddini bildirebilmesidir... 
Buna örnek Avrupa’dır… 

Ülkede gerçek demokrasi (ve de özgür basın) demek, iktidarın, diğer toplum kesimlerinin hak ve hukukuna saygı göstermesi (Bu, biraz da onları ezmeye çalışırsa, başına geleceklerden korkarak cesaret edememesi, tırsması) anlamına gelir.

Gelir dağılımı bozulmuşsa, “orta direk” sürekli kan kaybediyor, çalışanlar yarınından emin olamıyorsa;  işsizlik herkesin kâbusu olmuşsa, can güvenliği sürekli tehdit altındaysa ve de ülkeyi yönetenler, bu yaraları onarma, adaleti, barışı sağlama yerine ‘güvenlik’ adı altında sürekli sırtını polise, jandarmaya dayanıp; eleştiren, itiraz eden, tepki gösterenlere karşı gaza, TOMA’ya yatırım yapıp, mahkemeleri, cezaevlerini tahkim noktasındaysa… Elbette gerçeği de kimsenin yazıp çizmesine izin vermeyecektir!  

Evet, kaybediyoruz. 

Ama sadece meslek ahlakı ile ekmek parası arasında seçime zorlanan biz gazeteciler kaybetmiyoruz. .
Çalışanlar ve halk kesimi, esnaf, yerli üreticiler, toptan kaybediyoruz. 

Peki kim kazanıyor? 
Kazananlar sadece uluslararası finans kurumları ve onlarla iş tutanlar. 
Her krizin arkasından bir hamle ileri giden, zenginleşen, gücünü artıranlar sadece onlar. 
Bunu anlamak için çevrenize bir bakın, bugün en büyük şirketler, fabrikalar yabancıların kontrolünde. Borsa, bankalar, sigorta şirketleri, limanlar, başta altın olmak üzere madenler, büyük ölçüde yabancıların… Vatandaş olarak kullandığımız doğalgaz, elektrik, telefon, internet; geçtiğiniz köprü, otoyol, hasta olunca gittiğimiz şehir hastaneleri dahil faturalardan aslan payını yabancı sermaye alıyor.

Eee şimdi herşeyden, bütün zenginliklerden, gelir kaynaklarından aslan payını alanların, memlekette kimin cumhurbaşkanı, hangi partinin iktidar olacağına karar vermelerinde de şaşırmıyoruz tabi…

Her krizde sadece onlara gün doğuyor. 

Dolayısıyla da bu noktadan çıkış, “demokrasi mücadelesi” ile olacak.
Masadaki pastayı daha adil paylaşmak... 
En kilit nokta “kaybedenlerin” artık bunu fark etmesi.

Basının ülkenin geleceği, herkesin barış, güven ve huzur içinde yaşayabilmesi için yapması gereken gerçekleri gözler önüne sererek, çıkar odaklarının, sahte algı merkezlerinin toplumda yaratmaya çalıştığı sis perdesini aralamak için, velhasıl dördüncü kuvvet olabilmek için, yapması gereken de sanırım ki budur.

Bakınız, sadece fakir fukara, işçi, memur, köylü, çiftçi değil, tuzu kuru takım da kaybediyor. 
Zira yeni paradigma kendi zenginlerini yaratıyor. 
Zenginlerin eski kuruntularından kurtulma zamanı. 

Yani bir gazeteci içeri tıkılınca; yabancı şirketin rekabetine dayanamayıp iflas eden şirket sahibi, sendika isteyince işten çıkarılan işçi, özel okullarda ucuz ve güvencesiz çalışmaya tav olması için yıllarca ataması yapılmayan öğretmen, kendi kooperatifini, birliğini kuramadığı için tüccarın insafına kalan çiftçi, yabancı şirketler para kazanacak diye doğası tahrip edilen köylü, sapır sapır dökülen esnaf bir kenarda oturup “Tüh tüh gene attılar bir kasteciyi kodese lan..” diye seyrederse, ya da “Anaarşi be bu kastecilee... Yatsın içerde deyyus dinsizlee” demeye devam ettikçe, bu sahneleri görmeye, hep beraber kaybetmeye devam edeceğiz.  

Sonuçta siyasi görüşü, inancı, etnik kökeni, maddi durumu ne olursa olsun, ülke olarak hep birlikte kaybediyoruz!
Muktedirler, kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor, hepimiz aynı saftayız...

Tabi bu tezgâhı kuranlar işi çok profesyonel götürüyor. Vatandaşı Türk-Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu, şu partili, bu partili; laik-şeriatçı; yok kadınlar erkekler, yok başörtüsü takanlar takmayanlar, olmadı Beşiktaşçılar Galatasaraycılar diye durmadan mayoz mitoz bölünme ile birbirine karşı fişekliyorlar. 

En büyük suç aletleri de maalesef medya… 
Medyanın sanki asıl görevi bu.

Akla gelmedik suni karşıtlıklar çıkarmanın tek bir hedefi var; “kaybeden”lerin birbirine güvenmemesi, hatta birbirini düşman bellemesi!

Halbuki, en basit gerçek şu: Tarihte bütün demokrasiler, halkın birbirini boğazlaması ile değil; tam tersine, el ele verip, kendilerine dünyayı dar eden bir avuç çıkarcıya, tirana haddini bildirmesi ile kurulmuş. Ülkelerin kalkınması, refahı da birlik beraberlikten, dayanışmadan, el ele çalışmadan geçmiş. 

Şair Can Yücel ne demişti?

 “Ülke bölünsün istiyorum/ Yandaş, yalaka ve yavşaklar bir tarafa/Onurlu, şerefli, üreten emekçi insanlar bir tarafa…” 

Yoksa muktedirlerin hepimizin burnunu sürttükten; “her koyunu kendi bacağından astıktan” sonra,  “Aldınız mı ulan dersinizi şimdi” deyip“Hadi şimdi kuzu kuzu yazmaya başlayın” işareti ile, izin verdikleri kadar gazetecilik yapmayı bekleyeceğiz!

 

 

 

5 Aralık 2016, Bursa.

Gönderen Dursun EROĞLU zaman: 13:46:00 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder