26 Ağustos 2013 Pazartesi

'Doların freni patladı: 2 TL’ Yeni film yok mu ya?


  Bu yazı 26 Agustos 2013, Pazartesi 12:29:46 eklenmiştir.
Dursun EROĞLU
Ankara’da bugün hava karışık. Birazdan bir şeyler olacak… Sağ yanıma bakıyorum şimşek, yağmur ve fırtına kopacakmış gibi gökyüzü kararıp bozarıyor; sol yanıma bakıyorum bozkırın üzerinde gezinmeye alışkın nimbus bulutları yerini maviliklere bırakıp gidecek, yakıcı güneşle baş başa kalacakmışım gibi… Gökyüzü, sanki bizim ekonomimiz, demokrasimiz, gündelik siyasi kargaşalarımızı resmediyor!

Baksanıza, son birkaç aydır siyaset türbülansa girdi…
Ama asıl karmaşanın ekonomi cephesinde olduğu, doların 2 liraya tırmanmasıyla kendini kanıtladı!
Şaka değil, dolar son iki yılda yüzde 25 değer kazandı...
Bu, bal gibi “devalüasyon”dur; hem de enflasyonun iki katı, yani koskoca bir devalüasyondur.
Doların 2 lira olması demek, son dönemde tek partinin “siyasi istikrarı” ile yurt dışından akan “sıcak para”nın, artık kesilmeye başlaması demektir. Hükumet yabancı sermaye getirmek için ne yaparsa yapsın (zira elinden geleni ardına bırakmıyor), demek ki işler eskisi gibi yürümüyor.
Efendim,  “FED tahvil alımında tereddütlüymüş de…” 
Bunlar, böyle bir yüksek devalüasyonun baharatı bile değil.
Asıl olan, Türkiye'nin cari açık ekonomisi
Bu köşeden yazıp duruyorum: Türkiye ekonomisi, 100 dolar ithalat, 60 dolar ihracat yapmaya planlanmış…
Aradaki farkı turizm, yurtdışı amelelik gelirleri falan da kapatmıyor.
Her ay 4-5 milyar dolar açıktasın…
Hükumetin başarısı, bu parayı özelleştirmeler, yabancı şirket “evlilikleri” (bizimkiler gelin, yabancılar damat olurlar genelde) çeşitli inşaat projeleri, yabancıya emlak arazi satışı,  borsa, yüksek faizli de olsa yurtdışı borçlanmayla denkleştirmedeydi.
İddiam şuydu ki: Bu ekonomi politikası sürdürülemez…
Zira artık borçlanmanın da, yabancıya satışın da sınırlarına geliniyor.
Ve artık toplum daha fazlasını kabullenmek istemiyor
Gezi Parkı”, HES, Nükleer protestoları, alttan alta yabancı markalara karşı gelişen hoşnutsuzluğun altında yatan bunlar değil mi?
 AKP iktidarından önce kronik bir illet olarak “Düşük kur, yüksek faiz”hastalığını yazıyorduk. Kur düşük, faiz yüksek olursa, memleket ithalat cenneti olacak, yabancı mallarına doyacağız, yüksek faizle de hem insanlar çalışmadan zengin olacak, hem de dolar sıkıntısı yaşanmayacaktı!
Bunlar sadece zengini daha zengin, fakiri daha fakir etmekten başka işe yaramadı. Sanayi, ticaret tamamen dışa bağımlı hale geldi. Sanayide, tarımda, ticarette hatta hizmet sektörlerinde yerli sermaye sürekli zayıfladı, yabancılara gelin gitmeyen bütün yerli firmalar sıkıntı yaşadı, çoğu iflas etti.
Bunun adı da “küresel oyuncu olmak” oldu…
Bu yüzden bugün gerçek “küresel oyuncu” olabilen yerli markalarımız bir elin parmakları kadar bile değil.
Sadede gelirsem, “küresel oyuncu”ların kontrolündeki bu ekonomi politikaları, bizim için ne memleket ve halkın yararınadır, ne de sürdürülebilir…
Şimdi konjonktürel olarak çıkmaza girmesi, AKP iktidarını götürecektir
Ancak çeşme başını tutanlar,  yerine yeni bir parti ve lider çıkarmakta zorlanmayacaklardır
Ve gelen gideni aratacaktır...
Öyleyse sorun, siyasi yargılardan uzak alternatif politikaların geliştirilmesidir, diye düşünüyorum.
İlk elden muhalif siyasi partilerin alternatif ekonomi politikası geliştirmesi lazım.
Örneğin, CHP hiç zaman kaybetmeden buna yönelmeli. Bünyesinde bu işi kotarabilecek hayli akademisyen ve girişimci var.
Sadece siyasi partiler değil, mevcut gidişten zarar gören yerli sermaye sahipleri, sanayiciler, çiftçiler, esnaf sanatkar, işçi ve memurlar da buna seferber olmalı…
Gelinen noktada, bunun en acil ihtiyaç olduğuna inanıyorum.
Hem kalkınmayı, büyümeyi; hem de adaleti, toplumsal barışı sağlayacak, sahici bir lider ülkeyi yaratacak bir ekonomi politikası…
Sürekli hükumeti eleştirip durma, eğer bir alternatifiniz yoksa “O gitsin, ben geleyim”le sınırlı kalmaya mahkum olacaktır.
Naçizane, bu köşede, haftaya, bazı temel politikalarla ilgili alternatifler üzerine kafa yormayı düşünüyorum.
Gelecek Pazar görüşme üzere

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Deprem ve Kentsel (Ranta) Dönüşüm!



1999 Marmara Depremi hafızalarımıza öyle kazındı ki, her 17 Ağustos’ta o kâbusu hatırlıyoruz. Sahi, Türkiye, geçen 14 yılda depreme hazırlık için ne yaptı?
 


Benim yanıtım şu: Tamamen “uyanık tüccar” oluverdik ve insanların deprem korkusunu devasa bir ranta çevirmeyi başardık! 


17 Ağustos sabahı erken saatlerde Yalova’ya giden ve Yalova depremini A.A aracılığı ile memlekete ilk duyuran gazeteci olarak, bugün sizlere depremde yaşanan acılardan, çaresizliklerden, acizliklerden söz etmeyeceğim.
Bugün Pazar ve muhtemelen siz de sabah kahvaltınızı ederken okuyorsunuz bu yazıyı…
Çayınızı, kahvenizi yudumlarken gelin, neler yaptık, şöyle bir düşünelim.
Depremden sonra ilk iş “hazır beton” ve “nervürlü inşaat demiri” zorunluluğu oldu.
Kum-çakıl satmak, elle karma beton atmak yasaklandı.
Bu yasakların uygulanabilmesi için de aylarca her türlü inşaat askıya alındı.
İnşaat literatürüne “zemin etüdü”, “güçlendirme”, “yapı denetimi”, “asgari c 20 beton standardı” gibi terimler girdi.
Deprem milat oldu. Vatandaş ev alırken “depremden önce mi, sonra mı yapıldı” diye soruyor, üste para verip yeni konutu tercih ediyor.
“Güçlendirme”de çaktık! 
Devlet bu konuda yeterli desteği sağlamadı, pratik, seri ve ucuz bir sistem kurulmadı. Eski binalar öylece duruyor.
Depreme dayanıklı”nın adresi lüks konut, “residence” ve TOKİ inşaatları…
Parayı basana dayanıklı konut hazır…
Kentsel Dönüşüm” , sihirli bir değnek diye sunuluyor.
Oysa bu haliyle “Kentsel Dönüşüm”, deprem korkusunu ranta çevirme planından başka bir şey değil.
Zira sistem, hâlihazırda depreme dayanıksız bir evi olan vatandaşı “yeni ev sahibi” yapmıyor!
Gecekondu, kaçak yapı veya deprem riskli, dayanıksız konutların sahiplerinin evleri “piyasa fiyatına” ellerinden alınıyor, kendilerine çok katlı TOKİ binalarında kredili konut satılıyor!
Türkiye’de depreme dayanıklı olmayan, “kentsel dönüşüm” kapsamında 10 milyon konut olduğu hesap ediliyor.
Bunların büyük bölümü bu evleri zaten zar zor edinmiş dar gelirlilerin.  
Şimdi TOKİ, bu evleri yıkarken, sahiplerine “yerine bir ev” vaat etmiyor…
Artık, “Dairenizi 40 bin liraya sayıyoruz, 90 bin liralık evi 50 bin liraya ve üstelik 10 sene taksitle veriyoruz” diyor.
Taksit avantajları!
Üstelik bu teklif, eğer dairenizle ilgili her şey "nizami" ise geçerli!…
Yok, eviniz gecekonduysa, tapunuz yoksa bırakın TOKİ’den daire istemeyi, “işgalci” sayılıyorsunuz…
Ankara Dikmen’de yaşandı bunlar...
Bir zamanlar “Tapu” sayılan “Tapu Tahsis Belgeleri” için sorun çıkarılıyor.
Yine, Bursa Beşevler, İhsaniye gibi semtlerde kaçak, gecekondu vs. yok. Ama binlerce konut “Yapı Kullanım Ruhsatı” alamadı ve konutlar tapuda “Kat İrtifaklı Arsa” görünüyor.
Yıldırım’da cafcaflı bir törenle yıkım başladı. Peki evleri yıkılanların hepsi yeni yapılacak binalara yerleşecek mi, göreceğiz.
Kısacası, “Kentsel Dönüşüm” projesinin yumuşak karnı, rant hesaplarına dayanması…
100 konut bulunan 3-5 katlı binaları yıkıyorsun, yerine 300 konutluk 15-20 katlı binalar yapıyorsun…
Hesap: Konutlardan 100’ü yer sahiplerine, 100’ü inşaata, 100’ü de cebe…    
Müteahhit için güzel hesap…
Ama bununla “kentsel dönüşüm”, 10 milyon yeni konut, hayal…
Çünkü sadece zengine “yatırım” diye konut yapma/satma üzerine kurulu bir plan…
Oysa nüfusun ezici çoğunluğu, dayanıksız binalarda oturanlar, yeni bina satın alacak durumda olmayan ücretli, dar gelirli, yoksul insanlar.
Ve artık ifşa etme zamanı: Çok katlı lüks binalarda kimse bu dar gelirli insanları istemiyor!… Düşünsenize; adam 400 - 500 bin lira verip daire almış, kapı komşusu aylık 500 lira site yönetim aidatını bile ödeyemeyecek bir işçi, memur…
Öyle acayip bir “dönüşüm” ki, sonunda toplum tanınmaz hale gelecek galiba…
İyi pazarlar.

Bu yazı 19 Agustos 2013, Pazartesi 12:38:16 eklenmiştir.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

‘Gezi‘den demokrasi mi çıkardık, diktatör mü?


Dursun EROĞLU


Gezi Parkı gösterileri başladığında, bu direnişin Türkiye’de devlet ile vatandaş arasındaki ilişkilerde yepyeni bir çığır açmasını ummuştum. Milyonların barışçı bir şekilde sokağa çıktığını gören Ak Parti hükümeti bu direnişe kulak verecek,  Topçu Kışlası AVM projesini yeniden gözden geçirecek,  vazgeçtiğini açıklayacak ve memlekete demokrasi dersi verecekti!  Ama olmadı, sadece müthiş bir fırsat kaçırılmadı; vatandaşın sesine kulak verme yerine, olayı siyasileştirip herkese devletin ceberut yüzünü göstermeyi tercih etti.
Şimdilerde herkes olaydan bir ders çıkarıyor...
Örneğin, ABD Senatosu Dış İkişkiler Komitesi Avrupa İşleri Alt Komitesi’nde Gezi Parkı için bir oturum yapılmış. Dikkatimi çekti, eski  Kongre Üyesi Robert Wexler Erdoğan, protestoları demokratik çatıyı genişletmek için kullanabilirse Türkiye’nin küresel güç olarak yükselişini teminat altına almış olur” demiş.
Batılı siyasiler makul şeyler söyleyebiliyor, ama devletler çıkarını takip ediyor.
Hükümetin kendi içinde ne ders çıkardığını bilmiyoruz, ama yapılan açıklamalar “Boşa çıkardık, ezip geçtik” havasında.
Hergün yeni bir haber görüyoruz:
Gezi  eylemlerine katılan öğrencilere burs yok”.
“Stadlarda hükümet aleyhine slogan atanlar fişlenecek,  bilelerine  el konulacak.”
Twitter, Facebook’ta falanca şeyleri paylaşmak yasak…
“Sarısülük’ün cenazesine katılanlara soruşturma…”
Operasyonlar, gece yarısı baskınları, gözaltı ve tutuklamalar…
“Gezi sürecinde işinden çıkarılan gazeteci sayısı 80’e ulaştı”…
Herkes “Gezi” öncesinden daha gergin.
Yaşamını yitirenlerin sahısı artıyor.  Adı açıklanan 5 kişiye,  gazın etkisiyle ölen astım hastası bir genç daha eklendi. Hastanede çan çekişenleri  düşünürsek, “Gezi şehidi” sayısının 10’dan aşağı olmayacağı kesin gibi.
Çoğunun katili belli. Ama hiç birisinin yargılanmasına izin verilmiyor.
Hani “fabrika ayarlarına döndü” diye bir deyim var ya, öyle…
Zira bu tür sahneleri çok gördük.
Yüzlerce kişinin öldürüldüğü Kahramanmaraş, Çorum, Sivas, Gazi vs. olaylarında da ne tetiği çekenler, ne de onlara emir verenler adam gibi yargılanmıştı...
“Faili meçhul” cinayetlerin sayısı resmen 17 binin üzerinde açıklandı. Ama sadece “sayı”…  İnsanlar çoğunun katilini biliyordu, ama hukuk için çaldıkları kapılar, aşılmaz duvarlar olmuştu.  Polis katilin değil, adalet arayanın peşine düşüyordu. Aynen 34 kişinin öldürüldüğü Uludere için yargılanan tek kişinin, gazeteci A. Altan olması gibi…
 Toplu mezarlar çıktı bu ülkede, üstelik de kimisi karakol, askeri birlik bahçesinde…
Ama her nasılsa katiller sırra kadem basmıştı.
“Devlet için vuran” diye bir şey kazındı hafızalara.
Vurulanlar, “öteki”, “vatan haini”, “dış mikrak”tı…
İktidara muhalif birileri öldürüldüğünde hemen “faili meçhul” sıfatı yakıştırılırdı. Zira katilinin asla ortaya çıkmayacağı, çıkarılmayacağı peşinen kabul edilirdi!
Bu halk, şiir okuduğu için hapis yatan, ceberut devlet mantığının mağduru olmuş bir siyasiye belki de bu yüzden çok güvendi, umutlandı, hiç olmadığı kadar destek verdi…
Oysa,  olaylar sırasında kırılan cam çerçeveyi gösterip, sokak ortasında öldürülen, sakat kalan suçsuz günahsız insanları görmeyen bir vicdan,  zihinlerde öncekilerden pek de farkı olmadığını kanıtlayıverdi.  
Siyasi iktidar polis şiddetinden medet umar hale gelmişse, film çoktan kopmuştur…
Bu halk sandığa kimleri gömmedi ki…
Mısır’da olanlar bile psikolojik savaşın malzemesi oluverdi… Bakıyorum, “yandaş medya”, tek ses,  Müslüman Kardeşler’i demokrasi kahramanı ilan etme derdinde.
Yapılan bir darbedir, meşru olamaz. Ama bu Mursi’nin yaptıklarını aklamıyor. Ordu, bir bakıma Mursi’yi,  Mısırlıların elinden kurtardı!
Şimdi hükümet Mursi ile kendi arasında bir paralellik kuruyor ve Gezi kapsamında sokağa çıkanları “darbeci”likle itham ediyor…  Üstelik de darbeci Sisi’nin devrik Mursi yandaşlarına karşı kullandığı retoriği aynen tekrar ederek!
Mısır halkının Mursi’nin yolsuzluk ve usulsuzlüklerine, işsizliğe karşı Tahrir Meydanı’na çıkması ne gam…  
Sevgili okurum,  kaç pazardır “Gezi” gibi sıradışı bir gelişmeyi anlamaya, analiz etmeye çalıştım.
Ekonomi, diyoruz ya… Kronik siyasal, kültürel, etnik vs. demokrasi sorunlarını çözmeyi başaramayan bir ülkede ekonomik başarılar da geçicidir. Ekonomi, demokrasiyi güdük bırakarak büyümez, olsa olsa patlamaya hazır balon olabilir!
Umarım, gelişmelerin anlaşılmasına bir katkım oluyordur.
İyi pazarlar…




12 Ağustos 2013 Pazartesi

Ramazanlar şimdi daha güzel!


  Bu yazı 10 Agustos 2013, Cumartesi 14:01:52 eklenmiştir.


İtiraf edeyim, Ramazan ayı, beynimin bir yanında gerginlik kaynağıydı; bu yüzden ramazanın gelmesini hiç istemezdim… Ya Ramazan Bayramı? İşte o, her zaman tılsımlıdır, neşedir, bayramlaşmadır, hatırlanmadır, şekerdir, kolonyadır, ütülü elbiselerdir, yeni komşunun çocuklarıyla tanışmadır…

Çocukluğum Tokat’ın bir dağ köyünde, oğulların, torunların birlikte yaşadığı kalabalık, “büyük aile”de geçti.  Ramazan ayı boyunca iftar ve sahur dışında evde sofra kurulmaz, sadece bebekler ve çok küçük çocukların karnı doyurulurdu.
Sahura kalkmak, “büyüme”, kendini yetişkinlerin arasında hissetme; kurulu yer sofrasında büyüklerin yanına oturma demekti ve çok önemliydi. Özenirdik. Sahurların en gözde yemeği “çörek”ti… Saç üzerinde pişirilen yufkanın,  sade veya içine çökelek konularak tereyağda kızartılmasıydı... Uykulu gözlerle tereyağlı çöreği adeta kapışırdık.
Tok tutardı, tutmasına da… Öğle saatlerinden itibaren açlıktan kıvranmaya başlar, iftar saatini iple çekerdim. 
Bu da bir şey mi ki? İlkokul bittiğinde, sahura artık kendi merakımızdan veya isteğimizden kalkmıyorduk!  Artık büyümüştük ve oruç tutmak farzdı, zorunluydu… Tutmadın mı ayıplanıyordun, dışlanıyordun…  Sahura kalktıktan sonra gündüz yemek, içmek, “oruç bozmak” affedilmez bir suçtu.
Sonra oruç tutan/tutmayan gerginliği başladı.  Kasabadaki ortaokulda oruç tutmadığını gizleyen arkadaşlarla tanıştım. Bazıları “Alevi” olduğu için zaten oruç tutmazmış! Onlar “Ramazan”da 30 gün değil, “Muharrem” ayında 12 gün oruç tutarlarmış…  Farklı mezhepler varmış…
Demek ki, ibadetle ilgili kurallar yerçekimi yasası, fizik kanunları da değilmiş!
 Sorun “bilmek” değil “inanmak”mış…
Kafamda soru işaretleri çoğalıp durmaya başladı, ortaokulda... Arapça yazı ve Kur’an okumayı öğrenmek için gittiğim Eski Mektep’te, köyümüzün imamı, zaten çok küçük bir yanlış yüzünden beni kızılcık sopasıyla dövmüştü… “Okuuu” diye bağırarak, tepemden sırtıma kadar doladığı kızılcık çubuğu ayağımı Eski Mektep’ten kesmiş, acı ve öfkeden, babam yaşındaki adama ana avrat küfrederek kapıdan çıkmış, bir daha da annemin ısrarlarına rağmen oraya gitmemiştim.
Lise de ise oruç/namaz hafiyelerinin kol gezdiğini fark ettim.  Ayağında mes, elinde uzun tesbih, cami kapılarından eksik olmayan bu insanların gözüne girmek de ne mümkün…
Oruç tutmadığını anlarlarsa yandın… 
Oruç tutarsın, bu sefer akşamları teravih namazlarına gelmeni isterler. Teraviye gidersin, zikire çağırırlar… Onlara kalsa cami avlusunda yatıp kalkacaksın.  
Ne tarlaya giderdi ne de herhangi bir işe… Boş beleş bir hayattı yaşamları ve çoğu, yakın akrabalarının sırtından geçinen asalak tiplerdi.
Gözleri üzerindedir… 
Müslümanlığı onlar bilir, ibadet onlardan sorulur…
Oruç tutmadığı için dövülen, öldürülen insanları gördük…
Lokantalar, kahvehaneler kapatılırdı o ay.
Baktım ki, aslında ibadet, bu tiplere itaat etmek…  
 “İyi Müslüman olmak” için çaba sarf etmek yerine, tamamen başkalarını “Müslüman yapmak” gibi bir garabet peşindelerdi…
Hani, “Biz orucu tutmirik, tutturirik” tarzı…
Ben ki, “Allah bizi ona ibadet için yarattı. İbadet etmeyenlerin katli vaciptir” noktasında, resmen talibanvari bir çocuktum!
Çıkışı, onları görünce yolumu değiştirmede, yüzlerini görmemekte bulmuştum.
İşte,  bu yüzden “12 ayın sultanı” için maalesef geçmişi hiç özlemiyorum...
Ama toplum hızla değişiyor.  Bakmayın siz muhafazakar, din referanslı partilerin seçim başarısına; bağnazlık, softalık,  yobazlık sürekli inişte…
Özellikle büyük kentlerde artık oruç tuttun/tutmadın kavgası kalmadı. Yeme içme yerleri açık, dayatma yok.  
Oruç, arzuları ve nefsi “terbiye etmek” gibi güzel şeylerle sonuçlanıyor, herkes inancını/inançsızlığını özgürce yaşıyabiliyor; ibadet gösteri/birilerini hizaya getirme aracı olmaktan çıkıp, insanların tanrı ile arasındaki kişisel bağ olmakla sınırlı kalabiliyorsa, hoş geldi…
“Ramazan Bayramı” diyenlerin de “Şeker Bayramı” diyenlerin de bayramı kutlu olsun!

 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Birlik bütünlük’ de, el ele vereni linç et!


  Bu yazı 29 Temmuz 2013, Pazartesi 15:16:43 eklenmiştir.
Dursun EROĞLU
CHP Milletvekili Sena Kaleli’nin, Bursa’da, “kadın” ve “barış” temalı bir gösteride BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ile el ele tutuşup birlik beraberliğe vurgu yapması bazı çevreleri rahatsız etti. Değişik görüş ve etnik kökene sahip insanların yan yana olmasından çıkarları icabı rahatsızlık duyanlara diyeceğim yok. 

CHP Milletvekili Sena Kaleli’nin, Bursa’da, “kadın” ve “barış” temalı bir gösteride BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ile el ele tutuşup birlik beraberliğe vurgu yapması bazı çevreleri rahatsız etti. Değişik görüş ve etnik kökene sahip insanların yan yana olmasından çıkarları icabı rahatsızlık duyanlara diyeceğim yok. Onlar Türk-Kürt, Alevi-Sünni diye vatandaşı birbirine karşı fişeklemeye devam etsinler... Ancak, hem “ülkenin bölünmez bütünlüğü”, “barış, huzur, demokrasi” gibi bir kaygısı olup, hem de bu fotoğraf için Kaleli’yi siyasi lince kalkanları ağzım açık izliyorum!
Öncelikle belirteyim, amacım Sayın Kaleli’yi savunmak değil. Zaten kendisinin buna ihtiyacı olduğunu sanmam. Bakmayın zarif ve mütevazı görüntüsüne; Kaleli, şehirlerarası otobüs terminali gibi tamamen “erkek egemen”, hatta "kabadayı" bir çevrede gayet başarılı bir yöneticilik çıkarmış bir iş kadınıdır; kuru gürültüye pabuç bırakmaz.
Ancak BDP’li vekil ile el ele çekilmiş resmine bakarak bunu “siyasi intihar” sayanların,  “CHP’nin kuruluş felsefesine aykırı” bulanların, bunlar üzerinden de “bölünmez bütünlük”kaygısı dillendirenlerin, ülkenin yönetim tarzı ve siyasal gelişmelerden bihaber, tam bir kafa karışıklığı içinde olduklarını üzülerek görüyorum.
Burada, farklı etnik köken veya dine mensup vatandaşların anadili, din-ibadet,  yerel yönetim özerkliği gibi taleplerini yerine getirmenin normal demokratik bir memlekette, devletin görevi olduğundan bahsetmeyeceğim. Bu tür talepler zaten batılı ülkelerde karşılanıyor.
Peki insanların Kürtçe konuştu, şarkı dinledi diye hapse atılmasının mantıkla bağdaşmadığını ben düşünüyorum da, devleti yönetenler düşünemiyor muydu?
Hiç şüpheniz olmasın, düşünürler, bilirler…
Sorun şu ki, “soğuk savaş”la birlikte ülkeyi “yasak”lar, “iş tehdit”,  “iç düşman”lar ve bunun üzerine kurulu gerginliklerle yönetme gibi bir devlet idare tarzı edindik.
Üstelik soğuk savaş bitti, biz hala yakayı kurtaramıyoruz!
Komünizm gelir” korkusu ile onlarca yıldır demokrasi askıya alındı.
Milliyetçiliğimiz”, tamamen solcu, alevi, emek, sendika düşmanlığı temeline oturtuldu.
Amerikan 6. Filosunu” emperyalist diye protesto eden Türk gençleri, karşılarında “Türk Milliyetçileri”ni buldular!
Sağ-sol, alevi-sünni kavgası demokrasiyi güdük bıraktı.
Ve, 12 Eylül’ün dizginsiz şiddeti nur topu gibi bir bela verdi memlekete: PKK.
Polis, Jandarma yeniden yapılandı, güçlendi, özel savaş birlikleri oluştu.
Ya, bu adamlar ne istiyorlar, niye dağa çıkıyorlar” diye kimse kafa yormadı.
Normal siyaset alanı kapalı tutuldu. 
Sistem, şiddetten başka bir seçeneğe şans vermedi.
Devlet otoritesi” dipçikle, mermiyle, zorla sağlanacaktı. “Ya susturacağız ya kan kusturacağız”dı slogan.
Olay “terörü önleme” değil, bir yönetim tarzı olarak ele alındığı için “kurunun yanında yaşlar da yandı”, hem de cayır cayır…
30 sene, onbinlerce can, trilyon dolar para… 
Sonuçta devlet, attığı her adımın dağa çıkanları çoğalttığını, düşmanlık ve bölünmeye yaradığını fark etti. Ayağının altındaki halı kaymaya başlamıştı. Politika duvara tosladı. Artık “dağın” istediğini vekil, belediye başkanı seçtirecek oy gücü olduğu sır değildi.
Ve, dur demek için “diyalog”, “müzakere”… Şiddet dışında bir çözüm arayışı başladı.
Hala anlamadınız mı? Bu “süreç”, AKP değil, devlet politikası!
Etnik, dinsel vs. sorunların şiddetle, dize getirmeyle çözülemeyeceğini, sağ muhafazakar bir hükümet bile kabul etmişken, kendisine solcu, ilerici, devrimci, sosyal demokrat, cumhuriyetçi, hatta Atatürkçü, diyen insanların kavramaması, hala eski statüko retoriğine sarılmaları şaşkınlık verici...  
Ulusalcı” dostlar, artık “Ülkenin bölünmez bütünlüğü”, Cumhuriyet lafları ve PKK karşıtlığı üzerinden geliştirilen nefret sadece Kürt düşmanlığını besliyor ve bununla gidilecek yer kalmadı.
Teröre kaşıyım” diyerek, birilerinin kellesini istemek, hep daha fazla kin, kan, terör ve terörist üretti.
 “Beni seçin, iki ayda temizlerim” diye sıkan eski paşalar, şimdi şapkayı çıkarıp “Ben orada ne yaptım da vatandaşı devlete düşman ettim” diye düşünmek zorunda.
Ezberler bozuluyor
Gezi ruhu” dolaşıyor artık…
Her siyasi görüş, inanç ve etnik kökenden insanlar, demokrasi paydasında yan yana…  
Artık silah ve şiddet değil, fikir, empati, dostluk ve el ele verme zamanı.
Kadına Şiddete Hayır” gösterisini organize eden Barış İçin Bursa Kadın Girişimi adına Ayla Yıldırım’ı, katılıp ele ele verebilen milletvekilleri, Kaleli ve Tuncel’i alkışlamak gerektiğine inanıyorum.
Türkiye’de huzur, birlik beraberlik, içinde ve özgürce el ele vereceğimiz günler dileğiyle…
İyi pazarlar.

 

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Halk arasındaki kavgadan demokrasi çıkmaz…


  Bu yazı 22 Temmuz 2013, Pazartesi 11:48:22 eklenmiştir.
Dursun EROĞLU
Toplumsal mücadeleler tarihinin bize öğrettiği en yalın şeylerden birisi şu: Demokrasi, insanların daha özgür, daha saygın, çağdaş, rahat ve mutlu yaşamaları için bilinen en iyi model. “Demokrasi”, adı üzerinde “halkın söz sahibi olduğu” rejim, yönetim… Demokrasi tarihi de, yönetenle yönetilenler arasındaki mücadelelerin tarihi… 
Yönetilenlerin kendi arasındaki kavganın değil!
Halk arasındaki kavgadan demokrasi çıkmaz…
Her ileri adım, “Yönetenler” ile “yönetilenler” arasındaki mücadelelerin sonunda atılabilmiş…
Örneğin,  günlük çalışma saatlerinin 8'e inebilmesi için şu yalan dünyada kaç kişinin, patronların kiralık katilleri veya idarenin kolluk kuvvetlerinin, polisin, jandarmanın kurşunlarıyla can verdiği araştırmaya değer…
Meşruiyet, ilerleme; yönetenlerle, yönetilenler arasındaki mücadele…
Yönetilenlerin, halkın, vatandaşların birbirini boğazlamasıyla tarihte kaydedilmiş, zırnık kadar bir ilerleme yoktur!
Vatandaş, günlük yaşamını kolaylaştırmak için, kendisi, kenti, çolu çocuğu için vs. vs. hükümetlere, yerel yönetimlere “şunu yap”, “şunu yapma”, “şunu istiyoruz”, “şunu istemiyoruz”, diyecek, isteyecek…
Yönetim de, madem bu memlekette demokrasi var deniyorsa, “milli irade” deniyorsa; vatandaşın sesine kulak verecek; uygulama gözden geçirilecek. Ya halkı ikna edecek şekilde bir orta yol bulacaksınız, ya da vatandaşın dediğini yapacaksınız…
Yönetim, seçilmiş siyasi iktidar, bunun yerine işi inada bindirip, vatandaşı dinlemeyi kibir meselesi yapıp, dikine gider, karşı çıkanı vatan haini ilan edip  üzerine de polis sürmeye kalkarsa…
Üstelik de bunu siyasi bir kriz haline getirmeye, halkın kendisine oy veren bir bölümünü, diğerleri üzerine kışkırtmaya kalkarsa…
Vatandaş da birbirine düşerse..
İşte bu noktada “demokrasi” oyunu bitmiştir!
Buradan demokrasi adına zerre kadar güzel bir şey çıkmaz…
Ya iktidarın polisi ve kendine inanan halk kesimi, meşru demokratik hakkını kullanan diğer bir halk kesimini hunharca ezecek…
Ya da demokratik bir talep peşinde koşmaktan başka bir amacı olmaması gereken halkın bir kesimi, siyasi iktidarın gözden düşürecek, kumpasla darbe düşleri kuracak…
Al birini vur ötekine…
Öğrencilik yıllarımda yazları işçi olarak çalıştığımız yerlerde, ücret, sigorta, çalışma şartları veya ücretlerin ödenmesiyle ilgili olarak işçiler kendi arasında homurdanıp birlik olmaya, patrona “pazarlık” etmeye kalktığı günlerde, birileri gelir “siz gomonistmisiniz lan” diye saldırırdı.
“Soğuk savaş” yılları…
Nedense komplo teorileri, “dış mihrak” lafları ile canı yananlar hep ya kapı komşumuz olurdu, ya da köylümüz, hemşehrimiz!
Soğuk savaşın bu mücize keşfi, maalesef bugün de işe birilerini cezbedebiliyor.
AKP ile CHP, CHP ile BDP, MHP ile BDP veya AKP ile BDP vs. tabanları arasındaki düşmanlıklara, kavgaya umut bağlayan ne de çok “demokrat”ımız, “devrimci”miz,  “milliyetçi”miz, “muhafazakar”mız var… Türk-Kürt, Alevi –Sünni düşmanlığını müslümanlık, vatanseverlik sananlar gibi.
Sermayesi kardeş kavgası olan bir siyaset!
Açıkçası, Gezi sürecinde birkaç sopalı, palalı tipi bir yana bırakırsak, halkı birbirine karşı kışkırtanlar hayal kırıklığına uğradı…
Sokaklarda, elinde çakı bıçağı bile olmayan göstericilere sopalarla öldüresiye saldıran coplu, gaz maskeli; “vatandaş tepkisi” gibi sunulan girişimlerin de sivil elbiseli polisler olduğu yolunda yangın bir kanı var.
Demek ki, halkımız siyasi iktidardan sağduyulu çıktı…
Ancak, iktidar partisi taraftarları, özellikle yazan, aydın geçinen kesiminde ciddi bir kafa karışıklığı var.
Olaylarda esnafın maddi kaybı, kırılan otobüs durağı camlarını dile getirirken, yaşamını yitiren gencecik insanlara adeta “oh olsun” denebilmesi kaygı verici.
İstanbul Okmeydanı’nda, tek suçu bakkaldan ekmek almak için o gün sokağa çıkmak olan 12 yaşındakiBerkin Elvan, polisin gaz fişeğiyle kafasından vuruldu, hastanede haftalardır can çekişiyor.
Bu çocuk gösterici bile değildi. Ama ne İstanbul Valisi ne de hükümetten tek bir kişi arayıp geçmiş olsun dememiş… Babasının maddi durumu iyi değilmiş. Annenin sağlık sorunları varmış. Aile aylardır oturduğu evin kirasını ödeyemiyormuş.  Şimdi bu fakir ailenin boynuna evlat acısı ekleniyor… Buna bir de hastane haczi eklenirse şaşırmamak lazım. 
Müslümanlığı kimseye vermeyen Başbakanın, mübarek Ramazan gününde bile vicdanının harekete geçmesine engel olan bu ruh halini nasıl anlamalı, bilmiyorum…
Hadi o bir başbakan, devleti idare ediyor, algı kodları farklıdır.
Peki sizler, bu partiye oy vermiş insanlar, siz nerdesiniz?
Vatandaşın kederde tasada bir olması değil midir, aslolan?
İyi pazarlar…

 

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Başkent sokaklarında korkuyla yürümek…

 

  Bu yazı 15 Temmuz 2013, Pazartesi 12:59:23 eklenmiştir. 
 
Başkentin meydanları, sokakları ve parkları başka bir hareketli… Bir yanıyla, insanlar hiç olmadığı kadar barışçı, aralarında hiçbir etnik, din, ideoloji farkı gözetmeden bir araya geliyor, daha fazla demokrasi talep ediyor. Bir yanıyla da insan, iktidar dili, hukukun işlememesi, güvenlik güçlerinin “oransız şiddet”i, sokak aralarına öldüresiye adam dövme, terör estirmeler, gece yarısı ev baskınlarını düşününce, memleketin bir arpa boyu ilerleyemediğini düşünüyor.
 
 
Ankara’da Temmuz sıcağı bu yıl çok farklı… Kente serinlik verecek  “Gölbaşı” dışında yer yok. Onun adı da zaten “Gölbaşı”, yani ortada öyle büyük bir göl yok. Gazetelerdeki “Gölbaşı’nı gören tepe manzaralı” konut ilanlarına şaşıran yok. 
Dağı, denizi yok; ama akşam serinliğinde balkonda, park ve bahçelerde, sokaklarda yapılan sohbeti de, her yerde bulamazsınız. Zira burada nem yok.
Ancak bugünlerde özellikle Kızılay, Kurtuluş, Bakanlıklar, Kuğulu ve Dikmen civarı tekin olmamaya başladı. Gaz ve tazyikli su, alışkanlık, bağışıklık yapmak üzere…
Akşamları Gezi Direnişi kapsamında parklarda “forum”lar yapılıyor.
Bu “forum”lar, başkentin 15-20 parkında var. Yanından geçtiğiniz bir parkta bir anda kümelenmiş 50-100 kişilik bir grubu görebiliyorsunuz. Genç-yaşlı, kadın-erkek, ayaklarına terlik, ev kıyafetiyle mahalle sakinleri… 
İlk defa insanlar bu kadar yaygın bir şekilde, sorunlarını tartışıyor, memleketin gidişatına ve çarelere kafa yoruyor.
Beni heyecanlandıran şu ki, baştan “Tayyip istifa”, hükümete, daha çok da polis şiddetine tepki, suçluların yargılanmamasına öfke ile bir araya gelen insanlar, birkaç akşam sonra sokağının, mahallesinin sorunlarını tartışmaya başlıyor.
Başkent “yerel duyarlılık” ve “yerel inisiyatif”lerle tanışıyor!
Platformlar” oluşuyor…
Meğer ne büyük eksiklikmiş…
Taksimlilerin Gezi Parkı yıkılmasın, diye başlattıkları direnişin başkentte neden anlaşılmadığını fark ediyorum…
Anlatmaya çalıştığında, burada, durum durup “Bunlar hangi grup, hangi parti, kimi destekliyor” diye sorarlar.
Çünkü burada hükümet, devlet var… Ya onların isteği ile bir şey yapılır, ya da onlara karşı bir şey yapılır… Her kıpırtının altında bir art niyet, ille de siyaset arama yaygın. Bu yüzden de siyasi iktidarın başı zora girince, zalimden mazlum çıkarmada çok kullanışlı olan “komplo teorileri”ne sığınması, bu algının üzerine, usta terzinin elinden çıkmış gibi oturuyor… 
Mesela, Ankaralıların çoğu Ankara Valisi’nin adını bile bilmez… Çünkü valilik gündelik yaşamda hissedilmez. Burada borusu öten, hükümet ve bakanlardır… Diyelim ki, metro yokken istasyonların rant yeri edilmesinden şikayetçiysen, arabanı koyacak park yeri bulamıyorsan, kapısını çalacağın yer belediye değildir; burada metroyu Ulaştırma Bakanlığı yapar. 
Gazetecilerin burada izlediği “Meclis Toplantısı” sadece TBMM’deki toplantılardır.
Örneğin Bursa’da “Mahvel”, “Cargill”, “Bursa Cezaevi”; hatta işte Yenişehir’e Çimento Fabrikası olmasın, Nilüfer kirlenmesin, Uluabat Gölü kıyısında yapılaşma olmasın gibi kaygılarla onca mücadele verildi.
Gayet iyi hatırlarım, çoğuna esnaf ve iş dünyası, iktidar partisine oy verenler de destek verdi. Zira “Nilüfer Çayı temiz kalsın” diye gösteri yapan insanların hangi partiye oy verdiğinin ne önemi olabilir?
Doğa ve çevre sadece muhalif siyasi görüşte olanlara mı lazım?
AKP’ye oy veren insanlar Gezi Parkı’na neden sahip çıkmadı?
Ben, Gezi Parkı direnişi, özel yaşama saygı ve polis şiddetini protesto gösterilerine iktidar partisine oy vermiş insanların katılmamasını, en büyük talihsizlik olarak not ediyorum!
Memlekette 40-50 yılda olanlara tanık sayılırım…
Nice yoksunluklardan geldik…
Ama iş demokrasiye gelince, bir arpa boyu gidememişiz…
Meşru yollarla sesini duyurmak isteyenlere, 70’li yıllarda ne yapıldıysa, 2013’de de aynı şey yapıldı… 12 Eylül rejimi dahil!
Halk yine, “bunlar, onlar”, “dış mihrak”, “cami-kuran”, “anarşist, çapulcu, sermaye düşmanı”, “büyük oyunun figüranları”… Şimdi de “darbeci” sıfatı eklendi.
Yine gençleri sokak aralarında sıkıştırıp Allah yarattı demeden dövme, yine adalet ve hukuktan uzaklık, yine failleri “meçhul” edip katilleri yüreklendirme…
Demokrasi, sadece hükümetin sandıkla değişmesi değildir.
Demokrasi, halkın yönetimde söz sahibi olması, sesini duyurabilmesidir.
Bir parkı kurtarma, semte, Taksim'e sahip çıkma çabasını, seçilmiş siyasi iktidarı kumpasla yerinden etme anlama/öyle gösterip bastırma yolunu seçip, müthiş bir fırsatı krize çevirdik ya...
İşte ibretlik tablomuz bu...
Daha önce de değişik versiyonlarını çokça izlediğimiz filmin yeni versiyonu!
Mum ışığında adalet arayışı…
Yenilik, sadece bibergazı, plastik mermi ve TOMA…
Akşamları Başkentin cadde ve sokaklarda, başıma ne gelir diye kaygılanmadan dolaşacağımız günler dileğiyle, iyi pazarlar…