Başbakan Erdoğan, seçim öncesinde “Türkiye kendi uçağını, kendi tankını, kendi otomobilini… yapan bir ülke olacak” diye konuşurken, çoğumuz bunların hayal olarak kalacağını düşündük. Bir sürü haklı gerekçelerimiz de var.
|
27 Haziran 2011 Pazartesi
Eşek sırtında uçak yapmak!
20 Haziran 2011 Pazartesi
Komşuda pişene dikkat!
Bu güzel yaz gününde, üstelik de pazar pazar, size hoş magazin yazıları yazmak, plajlardan, sosyete dedikodularından söz etmek isterdim. Galiba bunu beceremiyorum. “Sıcak” deyince aklım nedense “sıcak gelişmelere”, ana baba gününe dönen sınırlara, “devrim” isteyen Yunan sokaklarına kayıyor! | ||
Size Amerikalı film yıldızı, “iyi niyet elçisi” Angelina Jolie’nin CIA organizasyonu ile devlet başkanı gibi, özel timli, zırhlı araçlarla geldiği Hatay Yayladağı’ndaki çadır gezisinden de söz etmeyeceğim.
Devlet kurumları ve basın, Simav’da aylardır çadırlarda yaşayan 25 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını görmezden gelirken Suriyeliler’e gösterilen bu hüsnükabulü de içten içe kıskanıyorum biraz.
Dikkatinizi çekmek istediğim konu, Yunanistan’ın içine düştüğü acılı durum.
Tabi bundan muradım da ibret almak... Zira; Türkiye’nin de benzer bir durumun kenarında dolaşıp durduğunu düşünüyorum...
Yunanistan’da her şey 2010 sonbaharına kadar normal görünüyordu. Ama bütçe açıklarının, GSYİH’nın yüzde 13’üne ulaştığının açıklanması ile alarm çanları çalmaya başladı.
11 milyon nüfus ve 300 milyar dolar GSYİH’sı olan komşuda dış borçların 600 milyar dolara dayandığı ifade ediliyor...
Kişi başına milli gelirin 30 bin dolara çıktığını açıklamak elbette Yunanlı yöneticilerin göğsünü kabartmıştır. Ancak, ciddi her hangi bir sanayisi olmayan; turizm, zeytin, üzüm, şarap üzerine kurulu bir ekonomide şişirilmiş mali pozisyonlarla bulunan kredilerin ve yaratılan refahın, bir gün patlayacağını kestirmek hiç zor değildi.
Başkasının parası ile kurulan cennetin sonu esarettir!
Yunanlılar elbette Almanlar, Fransızlar gibi rahat yaşamak ister, bu anlaşılabilir bir tutumdur. Ayrıca Yunanistan’ın NATO içinde nüfusuna göre en fazla askeri harcama yapan ülke olduğunu biliyoruz ve uzun yıllardır bu “şampiyonluğu” sürdürüyor. Bu konuda en yakın rakibi ise –maalesef- Türkiye oldu.
Ülke, bütçenin yüzde 13’üne varan açıklarını kapatabilmek, zamanı gelen iç ve dış borçları, hatta maaşları ödeyebilmek için ylardır tırmalıyor.
Avrupa Merkez Bankası’nın kapısını en çok aşındıran ülke oldu ve yaklaşık 60 milyar Euro civarında bir krediyi kopardı.
Kuşkusuz Yunanistan şu anda AB’nin en çok başını ağrıtan ülke. Ortada 110 Milyar Euro’luk bir “kurtarma paketi”nden söz ediliyor.
Birincisi, AB’nin patronu Almanya ve Fransa bu parayı vermeye yanaşmıyor. Zaten hukuki olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın “devlet kurtarma” gibi bir görevi yok, mevzuata uymuyor. Bu sefer işin içine IMF de sokuluyor ve ünlü Troyka (Yunanistan, AB Merkez Bankası ve IMF) reçete üstüne reçete yazıyor.
Reçetelerin özü şu:
Ey Yunanistan, artık devletin gelirlerini borç ödemeye ayıracaksın. Çalışanların, emeklilerin maaşlarını kuşa çevireceksin, sosyal devlete veda diyeceksin. Kemerleri son deliğe kadar sıkacaksın. Yetmez, ülkede satılabilir neyin varsa satacaksın. Limanların, adaların, şirketlerin…
Yunanistan’da potansiyel olarak 300 milyar dolarlık “özelleştirilebilir” mal var, deniyor. Ama 2015’e kadar ancak 50 milyar doların tahsil edileceği hesap ediliyor. Kabine değişikliğinden medet arayan iktidara “Çözüm devrimdir” diye pankart açılan bir ülkede, özelleştirmenin nasıl yapılacağı ayrıca soru işareti.
Bu satırları yazarken, kameraların karşına birlikte çıkan Angela Merkel ve Nicolas Sarkozy, “Hızlı çözüm” dedi, Euro’nun ve AB’nin istikrarına dikkat çektiler. Ancak bana biraz “iyi polis, kötü polis” oyunu gibi geldi. Sarkozy, “troyka”nın yeni bir yardım paketi hazırlaması gereğine işaret ederken, Merkel, kredide özel sektörün, bankaların yardımlarına dikkat çekti ve doğal olarak bunun da“gönüllülük” üzerine olacağını söyledi. Le Monde gazetesi da anında manşeti attı: “Merkel geri çekildi”...
CIA, ülkede iç savaş tahminleri açıklarken, AB’nin patronları, iflasın eşiğine gelmiş bir topluluk üyesine yardım etmek durumunda. Ancak perde arkasında, galiba herkes mevcut alacağını nasıl tahsil edeceğini düşünüyor. Le Figaro gazetesinde yayımlanan bir listeye göre, Almanya vadesi gelmiş 25, Fransa 15 milyar doları kurtarmaya çalışıyor.
Komşuda fitili ateşleyen rakam, dev bütçe açıklarıydı.
Bizde cari açık GSYİH’nın yüzde 8’i civarında... Şimdilik devran, kayıtdışı piyasa ve döviz akışı ile dönüyor. AKP, yüzde 50 oy desteğinin de rüzgarı ile mutlu mesut…
Hükümet, cari açık konusunun bir saatli bomba olduğunun farkında ve seçim öncesi/sonrasında bir dizi önlemler aldı.
Elbette, bankaların kredileri sıkılaması piyasada talebi baskılar; kredi kartında taksitlerin bir yılla sınırlanması alışverişi belli oranda frenler ve bütün bunlar toplamda ekonomideki “hararet”i hafiften söndürür. Elektrik kullanmazsanız, dışarıya doğalgaz borcunuz azalır; ithal mal almazsanız döviz dengeniz düzelir… Yani bulunan reçete, daha az tüketim, daha az harcama, kemer sıkma, fakirlik…
Çözümü fakirlik ve kemer sıkma olan bir ekonomi modeli!
Bence yeni hükümetin masasındaki ilk konu bu olmalı…
İyi pazarlar.
19 Haziran 2011
16 Haziran 2011 Perşembe
Sandık ve ‘Usta’ya verilen işler
Seçim ve “Oy kullanmak”, demokratik ülkelerde vatandaşa tanınan bir fırsattır. 3-5 senede bir önünüze seçenekler konulur ve siz, “Memleketimi şu partinin yönetmesini istiyorum” dersiniz. Oyun layıkıyla oynanırsa, sahiden de ülkenin kaderini, sandıkta vereceğiniz tek bir oy belirleyecektir. Bu yüzden, basit bir iş gibi görülen oy vermek, vatandaşın yapabileceği en ciddi eylemlerden birisidir! |
12 Haziran’da oy kullandık. Bu seçimin en önemli yanı, büyük bir ekonomik krizin hemen ardından yapılıyor olmamasıydı. Hatırlanacaktır, epeydir genel seçimler kriz dönemlerinin arkasından ve normal takvimden önce yapılırdı. Ekonomik kriz genelde toplumsal sorunları artırır ve siyasette de yeni çalkantılar yaratır. Örneğin en son, ekonomide parlak geçen 2000 yılının ardından gelen 2001 krizi, sadece bir ekonomik kriz olarak kalmamıştı. Kriz sonrası için gerekli “düzeltme”ler 28 Şubat sürecine, iktidardaki partilerin sandığa gömülmesine kadar uzanmış ve AKP yeni dönemin aktörü olarak dizayn edilmişti.
Acaba 2001 ekonomik krizi olmasaydı, 28 Şubat girişimi olur muydu? Bana sorarsanız, olmazdı. Aynı şekilde AKP iktidarlarını da muhtemelen görmeyecektik.
Sistemin tamamen havlu atması ve Ecevit’in Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirip, ekonomiyi teslim etmesi ile yeni bir süreç başladı, ana hatları ile bu süreç bugün de devam ediyor.
AKP, uluslararası konjonktürün büyük katkısı, tek parti iktidarı avantajı ve geleneksel merkez sağ güçlerin geniş desteği ile ekonomide başarılı oldu. İki dönem üst üste iktidar olmasının sırrı buydu.
Ekonomi iyi gidiyorsa, iktidar partisi seçimde daima avantajlıdır. AKP’nin bir istisna olmayacağını, 2009’daki küresel kriz ortamında yapılan yerel seçimlerde oylarının düşmesi ile görmedik mi?
Vatandaş, işsizse, mutsuzsa, sistem tıkanmışsa faturayı iktidara mutlaka kesecektir!
2008-9 krizinin geçtiği ve işler “normal” göründüğü için Pazar günü sandığa giderken hepimiz, kamuoyu yoklamalarının da katkısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın 3. Dönem Başbakan olacağını hissediyorduk!
Peki, şimdi ne olacak?
Erdoğan, 3. ve “ustalık” dönemine başlarken kucağında bekleyen yakıcı sorunlar için somut adımlar atmak zorunda. Buralarda çözümü daha fazla geciktirme şansının olduğunu düşünmüyorum. Ama bu iş hiç de kolay olmayacak.
İşte birkaç satır başı:
· AKP, kaldığı yerden devam edecek. İstanbul’a 2. boğaz ile büyük kentler için açıklanan parlak, “çılgın” projeler, ekonomi için rant ve “büyüme projeleri”dir. Ama yabancı sermaye girişi ve ithalata dayalı olacak bu tür “büyümeler”, cari açık için kısa vadede olumlu, uzun vadede olumsuzluğu aynı ölçüde büyütecektir. Bu, vücuda daha çok hormon almak gibidir.
· CHP’nin “Aile Sigortası”, MHP’nin “Hilal Kart”ı hükümetin, adı ne olursa olsun, bir şekilde gündemine almak durumunda kalacağı uygulamalar. 12 milyon yoksul, muhtaç insan bekliyor… Kamu harcamalarını artırmanız gerekir. Buna karşılık, askerlik süresinin ve asker sayısının azaltılması (sonuçta TSK’nın mali yükünün azaltılması) gündeme gelebilir. Hem askeri harcamayı artırıp, hem sosyal devlet olacağım derseniz, Yunanistan gibi iflas bayrağını çekersiniz.
· Yeni bir Anayasa artık zorunluluk. Genelde Kürt’leri rahatlatacak, “Türk”ifadesinin kaldırılıp, her etnik kesimden, dini inançtan vatandaşın kendini bulacağı, anayasal vatandaşlık üzerine; AB’ye, kişi hak ve özgürlüklerine dönük bir Anayasa beklentisi var. İç barış açısından da elzem. Ancak bu noktada kafalar karışık. İktidar partisinin, seçim hesaplarıyla geliştirdiği ifade edilen “Türk milliyetçisi” söylem ve “Habur sonrası” hükümetin çark etmesi ile yaşananlara bakılırsa, iş zor. Ortalığa kimseyi tatmin etmeyen, “AKP Anayasası” gibi bir şey çıkarsa kimse şaşırmasın. Ama Erdoğan’ın “balkon konuşması” bu konuda umut verici görünüyor. Tehlike, seçim zaferleri ile “devlet benim” deyip, geleneksel “statüko” ve paradigmalara saplanmakta.
· “Kürt sorunu” kendisini daha bir yakıcı hissettirecek. Seçimin en önemli sonucu BDP öncülüğündeki Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun yüzde 10 barajını aşıp 36 milletvekili ile meclise girmesi. BDP’liler ve Türksolunun önemli isimleri TBMM’de renkli, hararetli tartışmalar yaratacak. CHP’nin AB Yerel Yönetim Şartı’nı uygulayacağını açıklaması olumlu bir gelişme olmakla birlikte devletin bu konuda kolay adımlar atmasını beklemiyorum. Örneğin, “açılım”ın arkasını getirmeye niyetlenen bir yönetimin 10 milyar dolara 200 tane savaş helikopteri ihalesi açmasını, yeniden bölgede profesyonel asker, timler kurmaya kalkmasını çelişki olarak düşünüyorum. Ayrıca Kürtlerin hükümeti, devleti beklemeden “kendi iradeleriyle”, yerel özerklik ve dil uygulamasında fiili durumlar yaratma potansiyeline de dikkat çekmek istiyorum.
· CHP, MHP, AKP yıllık yüzde 7’nin üzerinde kalkınmalar vadettiler. Ancak hiç birisi, bu işin, bu cari açıklarla nasıl “sürdürülebilir” olacağını söylemedi. Daha dün, Mart rakamları açıklanınca yine uykularımız kaçtı.“Eyvah kriz mi geliyor” dedik. Şaka değil, 60 milyar dolar açık… Şükür atlatıldı, dolar yine inişte. Ama iki ay sonrasının hiçbir garantisi yok.
Siyasilerin, hiç değilse seçim vaadi olarak “cari açıkla büyüme” politikasını terk edeceklerini açıklamamaları çok ilginç… Biliyoruz, bu modeli çok sevenler var. Özellikle uluslararası sermaye çevreleri Türkiye’nin ithalat cenneti olmasından çok memnunlar. Ama bu yapı, hükümetlerin, “sosyal devlet” olma; yoksulluk, yolsuzluk ve usulsüzlüğü ortadan kaldırma, bölgeler arası dengeyi, iç barışı sağlama, kırsal kesim ve tarımın kalkınması, yeraltı ve yerüstü kaynakları değerlendirme gibi ulusal politikalarına engeldir.
Mesela “Türk otomobili” bu yapı içinde hayaldir!
…sosyal devlet olup açlık ve yoksulluğu yenme, iç barışı sağlama,sürdürülebilir bir kalkınma… hayaldlir...
Çözümü “ustalık” isteyen bir yığın sorundan sadece birkaçı…
Türkiye’nin “Usta”ya verdiği iş bu…
Halk yetkisini verdi.
Şimdi top Usta’da!
14 Haziran 2011
Etiketler:
Ekonomi,
Gazeteci,
Gazetecilik,
Haber
13 Haziran 2011 Pazartesi
Sandık ve bekleyen hayaller…
Bugün sandık başına gidiyoruz. “Oy kullanmak”, demokratik ülkelerde vatandaşa verilmiş en büyük fırsattır. 3-5 senede bir önünüze seçenekler konulur ve siz, “Memleketimi şu partinin yönetmesini istiyorum” dersiniz. Oyun layıkıyla oynanırsa, sahiden de ülkenin kaderini, sandıkta vereceğiniz bir oy belirleyecektir. Bu yüzden, basit bir iş gibi görülen oy vermek, vatandaşın yapabileceği en büyük eylemdir!
12 Haziran seçiminin en önemli yanı, büyük bir ekonomik krizin hemen ardından yapılıyor olmaması. Hatırlanacaktır, epeydir genel seçimler kriz dönemlerinin arkasından ve normal takvimden önce yapılırdı. Ekonomik kriz genelde toplumsal sorunları artırır ve siyasette de yeni çalkantılar yaşatır.
Örneğin en son ekonomide parlak geçen 2000 yılının ardından gelen 2001 krizi, sadece bir ekonomik kriz olarak kalmamıştı. Kriz sonrası için gerekli “düzeltme”ler 28 Şubat sürecine, iktidardaki partilerin sandığa gömülmesine kadar uzanmış ve AKP yeni dönemin aktörü olarak dizayn edilmişti.
2001 ekonomik krizi olmasaydı, 28 Şubat girişimi olur muydu? Bana sorarsanız olmazdı. Aynı şekilde AKP iktidarlarını da muhtemelen görmezdik.
Sistemin tamamen havlu atması ve Ecevit’in Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirip, ekonomiyi emanet etmesi ile yeni bir süreç başladı, ana hatları ile bugün de sürüyor.
AKP, uluslararası konjonktürün büyük katkısı ve tek parti iktidarı avantajı ile ekonomide başarılı oldu ve iki dönem üst üste iktidar olmasının sırrı buydu.
Bugün yine krizsiz bir ekonomi ile sandığa giderken, kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın bir rekor kırarak 3. Dönem Başbakan olacağını gösteriyor.
Peki bunlar, yarından itibaren her şeyin aynen devam edeceğini mi gösteriyor? Bence hayır.
Ve yeni hükümet, kucağında bulacağı yakıcı sorunlar için adımlar atmak zorunda. Bu da hiç kolay olmayacak.
İşte dikkatinizi çekmek istediğim birkaç satır başı:
· Seçim meydanlarında dile getirilen vaatlere bakılırsa, AKP seçildiğinde, kaldığı yerden devam edecek. İstanbul’a yeni boğaz ile büyük kentler için açıklanan parlak projeler ekonomi için rant ve “büyüme projeleri”dir. Ama yabancı sermaye girişi ve ithalata dayalı olacak bu tür “büyümeler”, cari açık için kısa vadece olumlu, uzun vadede olumsuzluğu aynı ölçüde büyütecektir. Bu, vücuda daha çok hormon almak gibidir.
· CHP’nin “Aile Sigortası”, askerlik süresinin ve asker sayısının azaltılması (sonuçta TSK’nın mali yükünün azaltılması), yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, MHP’nin “Hilal Kart”ı, hangi partiden olursa olsun, yeni hükümetin bir şekilde gündemine almak durumunda kalacağı uygulamalardır. Hem askeri harcamayı artırıp, hem sosyal devlet olacağım derseniz, Yunanistan gibi iflas bayrağını çekersiniz.
· Yeni Anayasa artık zorunluluk. Ancak genelde Kürt’leri rahatlatacak, “Türk”ifadesinin kaldırılıp, her etnik kesimden vatandaşın kendini bulacağı, anayasal vatandaşlık üzerine bir Anayasa beklentisi hakim. İç barış açısından da elzem. İşte bu noktada kafalar karışık. İktidar partisinin, seçim döneminde siyasi hesaplarla geliştirdiği ifade edilen “Türk milliyetçisi” söylem ve “Habur sonrası” hükümetin çark etmesi ile yaşananlara bakılırsa, iş zor. Ortalığa kimseyi tatmin etmeyen, “AKP Anayasası” gibi bir şey çıkarsa kimse şaşırmasın.
· “Kürt sorunu” yarından itibaren kendisini daha bir yakıcı hissettirecek. Bağımsız adaylıkla yüzde 10 barajını delmeyi başaranBDP’liler ve Türk solunun önemli isimleriTBMM’de renkli tartışmalar yaratmaya aday. CHP’nin AB Yerel Yönetim Şartı’nı uygulayacağını açıklaması olumlu bir gelişme olmakla birlikte devletin bu konuda kolay adımlar atmasını beklemiyorum. Örneğin, “açılım”ın arkasını getirmeye niyetlenen bir yönetimin 10 milyar dolara 200 tane savaş helikopteri ihalesi açmasını, yeniden bölgede profesyonel asker, timler kurmaya kalkmasını çelişki olarak düşünüyorum. Ayrıca Kürtlerin hükümeti, devleti beklemeden “kendi iradeleriyle”, yerel özerklik ve dil uygulamasında fiili durumlar yaratma potansiyeline de dikkat çekmek istiyorum.
· CHP, MHP, AKP yıllık yüzde 7’nin üzerinde kalkınmalar vadettiler. Ancak hiç birisi, bu işin, bu cari açıklarla nasıl “sürdürülebilir” olacağını söylemedi. Daha dün, Mart rakamları açıklanınca yine uykularımız kaçtı. “Eyvah kriz mi geliyor” dedik. Şaka değil, 60 milyar dolar açık… Şükür atlatıldı, dolar yine inişte. Ama iki ay sonra bir krizin patlamayacağının hiçbir garantisi yok. Siyasilerin, hiç değilse seçim vaadi olarak “cari açıkla büyüme” politikasını terk edeceklerini açıklamamaları çok ilginç… Biliyoruz, bu modeli çok sevenler var. Özellikle uluslararası sermaye çevreleri Türkiye’nin ithalat cenneti olmasından çok memnunlar. Ama bu yapı, yeni hükümetlerin, “sosyal devlet” olma, yoksulluk, yolsuzluk ve usulsüzlüğü ortadan kaldırma, bölgeler arası dengeyi, iç barışı sağlama, kırsal kesim ve tarımın kalkınması, yeraltı ve yerüstü kaynakları değerlendirme gibi ulusal politikalarına engeldir. Mesela “Türk otomobili” bu yapı içinde hayaldir.
Yeni hükümet, eski sorunlarla nasıl boğuşacak…
Yarın yeni bir gün başlıyor.
İyi pazarlar.
12 Haziran 2011
6 Haziran 2011 Pazartesi
Su pompası ile devrim olur mu?
| Bu hafta beni en çok heyecanlandıran olay NTV’deki “Bir Fikrin mi Var” yarışmasında finale kalan projelerdi. Ahmet Nazif Zorlu, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Serpil Timuray gibi iş dünyasının önde gelen isimlerinin jüri olduğu yarışma finalinde, özellikle ilk iki dereceye giren projeler gerçekten birer devrim yapmaya adaydı. |
Bursa’dan Ömer Kızıl’ın da yer aldığı jürinin en yüksek oyunu alan (jüri iki projeye de eşit oy vermişti, sıralama SMS oyları ile belirlendi) “Su Gücü Pompası” gerçekten umut verici bir çalışma. Su Gücü Pompası’nın mucidi Şahin Bekişoğlu, kısıtlı imkanları ile Kayseri’de bazı denemeler yapmış ve başarılı olmuş.
Örneğin 2010 yılında Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Yaylacı köyünde, Sarız Çayı’ndan aldığı suyu 50 metre yüksekliğe basmayı başarmış. Kurduğu “Su Gücü Pompası”, elektrik, benzin, mazot gibi her hangi bir yakıt kullanmıyor. Sistem, deredeki suyun 4-5 metreden düşürülmesi ile elde edilen kinetik güçle çalışıyor. Suyu, 4-5 metreden bu “pompa”ya düşürüyorsunuz ve pompa aldığı suyu 50 metre yükseklikte arazide kurulan empreinte havuza basıyor. Sarız’daki pompa saniyede 400 litre su pompalıyor, 300 dekar arazi buradan sulanıyor.
Çiftçilerin elektrikli pompalarla bastığı suyu artık Şahin Bekişoğlu’nun geliştirdiği pompa basıyor. Köylüler şimdi aylık 5 bin lira elektrik faturası ödemekten kurtulmuşlar. Jürideki işadamlarının en çok ilgisini çeken projelerden birisi buydu. Son yıllarda enerji sektöründe hızlı büyümesini sürdüren, özelleştirme ile hidroelektrik santrallarının sahibi olan Zorlu Grubu’ndan Ahmet Nazif Zorlu, “Bu proje geliştirilebilir, hiç enerji kullanmadan suyu 50-100 metre yükseğe çıkarabilirse gerçekten bir devrim olur. İşte sonsuz enerji budur” derken, aklından bununla bir elektrik santralı kurulabilir mi diye geçirdiğini hisseder gibi oldum...
Neden olmasın? Enerji, sadece Türkiye değil, bütün dünyanın en önemli konusu. Bir hidroelektrik santralı yapabilmek için, derelerin, ırmakların önüne büyük setler, barajlar yapılıyor. Sırf suyu belli yükseklikten akıtarak jeneratörü çevirmek için.
Hükümet son yıllarda yüzlerce hidroelektrik santralı planladı, yerli yabancı firmalar şu anda harıl harıl Anadolu’da santral yapma derdinde. Dereler dev iş makinelerinin sesleriyle yankılanıyor. Ortalık toz duman. Tabi Anadolu insanı derelerden sularının çekilmesi tehlikesi ile karşı karşıya.
Hatırlatalım, bugünlerde, sesini duyurmak için Ankara’nın yolunu tutan, ancak polisin Ankara’ya sokmadığı, Gölbaşı’nda çadır kuran insanların haberlerini sıkça duyuyoruz TV haberlerinde. Barajlar sadece Hasankeyf gibi tarihi zenginliklerin sulara gömülmesine neden olmuyor; aynı zamanda, örneğin, Karadeniz’in o doğa harikası derelerini, dereler çevresinde oluşan doğal güzellikleri de tahrip ediyor. Yöre insanı isyanlarda. Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerde artık büyük mitinglerin hepsinde “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” pankartını, arkasında kemençeli grupları görüyoruz. Bunlar, yaşadıkları toprakları terke zorlandığını düşünen sahi “çevreciler.”
Enerji lazım da, nükleer santral özellikle Çernobil ve Japonya facialarından sonra toplumun kabusu olmaya devam ediyor.
Doğalgaz santralı deseniz, zaten yüksek doğalgaz fiyatları ve maliyetler nedeniyle, “en pahalı elektrik kullanan ülke” olmanın bir numaralı mazereti durumunda.
Ülkeler sadece yeraltı ve yerüstü kaynakları sayesinde zengin olmazlar. Böyle olsa örneğin Fransa her halde mum ışığında yaşamaya devam ederdi… Zira ne petrolü, doğalgazı, ne hidroelektrik santralı kuracak yüksek debili, meyilli akarsuları, hatta ne de termik santral yakacak kömür madenleri var. Ama Fransız vatandaşları elektriği bizden çok daha ucuza kullanıyor.
Şahin Bekişoğlu’nun icadını düşünüyorum da…. “Sugücü pompası”nı geliştirdiniz, barajlarda jeneratörü çalıştıracak kadar suyu çıkardınız 50 metre, 100 metre yüksekliğe… Koyun altına bir jeneratör… Alın size bir hidroelektrik santralı.
Santraldan çıkar suyu alın, bir supompası daha, yanına yeni bir santral daha kurun… Bir daha, bir daha… Elinizi tutan mı var!
İşte size sonsuz ve bedava enerji. ..
Su pompası ile devrim olur mu?
Olur mu, olur!
Bekişoğlu diyor ki, “Tamamen bedava çalışır. Masraf da istemez. Arada dişlileri gresle yağlayıp bakımını yapmak yeterli”…
Memleketin enerjiye ödediği 40-50 milyarlı fatura, saatli bomba gibi duran cari açıklar...
Fatura korkusu nedeniyle evde elektrikli aletleri kullanmaktan çekinen insanlar, kadınlarımız…
Yarışmanın birincisi Elazığ’dan makine teknisyeni Hikmet Koşar’ın “Çelebi” adını verdiği ve araçlarda yakıt tüketimini 10 kat düşüren bir hareket sistemiydi. SMS oylarıyla birincilik ödülünü kazandı. Keşke araba üreticileri bu sistemi ürettikleri araçlara bir şekilde yerleştirebilseler de akaryakıt giderlerimiz azalsa.
NTV, sadece bunların hayalini kurdurduğu için bile büyük bir alkışı hak ediyor.
Demek ki insanımızın zekası müthiş.
Yeter ki, devlet, siyasiler, girişimci, sanayici olarak; elinde maddi gücü olanlar bu mucitlere elini uzatsın, hayallerini gerçekleştirme fırsatı versin.
Medeniyetin, kalkınmanın, zenginliğin, büyük ve rekabetçi ekonomiye sahip olmanın yolu bu.
İyi pazarlar.
6 Haziran 2011
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Oyum, cari açığı kapatacak partiye!
12 Haziran’a günler kaldı. Bu sefer siyaseti bir tarafa bırakıp, “Türkiye’yi şu cari açık ve ekonomik kriz belasından kim kurtaracaksa oyumu ona vereyim” diyorum... |
Diyorum da, partilerin seçim vaatlerine, “projelerine” bakıyorum, henüz oy verecek bir parti bulamadım!
Ülkemin dış borçlanmaya, ithalata, yabancı sermayeye dayalı hali partileri hiç ilgilendirmiyor gibi…
Sevgili okurlar, TCMB’nın Mart ayı verileri ile cari açığın 60 milyar doların üzerine çıktığını açıklamasından sonra, bu konu ekonomi gündemine oturdu ve doları birkaç haftada 1,6 liranın üzerine çekti.
Son iki yazımda “saatli bomba”ya benzettiğim cari açığın boyutlarını, kaynağını sizlerle paylaştım. Aldığım tepkilere bakarak, ekonomi çevrelerinde bir kriz beklentisinin genel kabul gördüğünü belirtmek isterim.
Ancak bunun tam olarak ne zaman olacağını bilen yok. Daha doğrusu, ekonomi tamamen kayıt altında olmadığı için, ekonomik veriler, resmi rakamlar üzerinden çok kesin analizler yapmak da mümkün değil. Zira, yarıya yakınının “kayıt dışı” olduğu ifade edilen bir ekonomide, ülkeye giren ve çıkan dövizlerin de bir kesin bir kaydı yok, miktarı bilinmiyor.
Ülkeye giren yasal döviz miktarına bakacak olursanız, ekonominin çoktan iflas etmesi gerekirdi… Ama etmiyor, üstelik -son hareketi bir yana bırakırsanız- döviz sıkıntısı falan da yok, her taraf dolar kaynıyor.
Ülkeye giren kayıt dışı dolar miktarı (bunun bir bölümü bavul ticareti vs. ile kayıt dışı ihracattır) o kadar fazla ki, bugün 60 milyar dolara ulaşan bir açığı kapatıyor!
Kayıtsız döviz girişinin ne kadar süreceğini bizim bilmemiz mümkün değil.
Ama üzerinde durulması gereken asıl şey şu: Türkiye bu cari açıklarla büyüme modelini ne zaman terk edecek, ne zaman adam gibi bir ekonomik sistemimiz olacak?
“Cari açıkla büyüme” diyebileceğimiz politika, yeterli altyapısı ve tasarrufu olmayan ülkelerde siyasi iktidarı acayip cezbeder.
Çünkü üretme zahmetine katlanmadan her şeyi dışarıdan kolayca getirirsiniz.
Mal, para…
Bu yabancı sermeyenin de işine gelir, yüksek kazancın kokusunu alınca dolarları akıtırlar. Ak Parti’nin iki dönem “başarısının” altında da bu var.
TCMB yönetiminde olan hocamız Prof. Dr. İlker Parasız, Ekohaber Gazetesi’deki köşesinde, mevcut durumun dürdürülemez olduğu üzerinde duruyor. İlker hoca, son yazılarında üretim ve verimliliği artıracak politikalara yönelmek gereğine işaret ediyor ve kredi hacminin daraltılması, dolayısıyla tüketimin kısılması; faiz, döviz ve kurlarla oynamanın pek bir işe yaramayacağına dikkat çekiyor.
Tabi üretim ve verimliliği artırmak öyle akşamdan sabaha olacak şeyler değil.
Ama bundan başka kalıcı sonuç alacak başka bir şey de yok. Umarım, hocanın üzerinde durduğu “banka bazlı ekonomi” politikaları önce TCBM, ardından ekonomi yönetiminde kabul görür ve “cari denge”yi, yasal yollardan sağlayan bir ülke haline gelme yoluna gireriz.
Ancak bu işin siyasi iktidarlar için hiç de kolay olmadığını vurgulamak isterim. Yabancı sermaye ve onlarla iş yapan yerli firmalar, elde ettikleri kolay para kazanma mevzilerini kolay terk etmek istemeyeceklerdir.
Örneğin, otomotiv sektörü üretimde yüksek oranda ithal parça kullanıyor. Şimdi Ford, Renault ve Fiat’a “Bu parçaları Türkiye’de üretmek istiyoruz” dediğinizde ne olacağını sanıyorsunuz?
Petrolden geçtik, petrokimya ürünlerini -ki, boyadan ipliğe, PVC’ye birçok sektörün hammaddesidir- içerde üretmek, domates tohumundan “Angus” sığırlarına kadar birçok şeyi yerli üretmek uzun vadeli işlerdir.
Yine örneğin, tarımdaki altyapı, mülkiyet, verimlilik sorunlarını çözmek,
Türkiye’ye çok büyük bir kapı açabilir; ilkim, toprak, coğrafya muhteşem.
Şimdi hastalığı herkes biliyor.
Ama hiçbir parti, bunlara “seçim vaadi” olarak bile yer vermiyor.
CHP, “aile sigortası”, “esnaf”, “emekli” vs. tek tek sorun çözmeye dönük projeler açıkladı. Çiftçiye mazotu 1,5 liradan satma vaat ediyor. Toplumun sorunlarını çözmek kuşkusuz, çok önemlidir. Ancak umarım, genel makro dengeleri sağlamayı, cari dengeyi gözeteceklerdir.
Ak Parti ise İstanbul’daki ikinci boğazdan sonra büyük kentlerde “çılgın proje”açıklamayı sürdürüyor. Her ne kadar çok şaşalı görünse ve belli bir kesim için çok yüksek kazançlar vadetse de içime sinmiyor.
Bunlar dış kredi ve borçlanma veya yabancı firmaların katılımı ile olacak işler. Yabancıya para kazandırma işleri... Kısa vadece, görünürde döviz girse de uzun vadece mevcut “cari açıkla büyüme” modelinin parlak sayfaları olacaktır diye hissediyorum.
Lazım değil, büyüme çok hızlı olmasın! Ama sürdürülebilir olsun, bizim insanımız, ülkemiz kazansın. Büyüme rakamını görünce “eyvah kriz geliyor” kâbusundan kurtulalım...
İyi pazarlar.
Etiketler:
Ekonomi,
Gazeteci,
Gazetecilik,
Haber
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Yabancı sermaye ile ‘saadet zinciri’
Ak Parti’yi ikinci kez iktidara taşıyan şey, bence ekonomideki olumlu gidişti. Araba yoluna şimdilik devam ettiğine göre, 12 Haziran seçimlerinin favorisi de hükümettir. Ancak ekonomik verilere bakınca, yolun sonuna hızla yaklaşıldığı duygusuna kapılıyorum. Ekonomi gittikçe “sürdürülemez” bir hal alıyor. | |
İngilizlerin tanınmış The Economist dergisi, geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisinde cari açık ve aşırı ısınmayı (overheating) konu alan bir yazı yayımladı.
AKP’nin seçim başarısını, ekonomide on seneye uzanan başarıya bağlayan The Economist, cari açıktaki hızlı büyümeye dikkat çekti. Yazıda, nominal ücretlerin yüzde 18, iç talebin yüzde 25, kredilerin yüzde 40’a kadar arttığı bir ortamın “sürdürülemez” olduğu vurgulanıyor. Buna göre “cari açık”,aslında ekonomideki derin çatlakları ifşa ediyor.
Toplam işgücünün sadece yüzde 44’ünü istihdama katabilen Türkiye’nin nüfus artışına uygun istihdam sağlamakta zorlandığı kaydedilirken, “Arap baharı”nın faturasına da dikkat çekiliyor.
Malum, yıl başından bu yana patlak veren olaylar nedeniyle, Türkiye’nin komşu Arap ülkelerine ihracatı bıçak gibi kesti. Libya’da Türk inşaat firmalarının elindeki 14 milyar dolarlık iş askıya alındı. Daha şimdiden ülke, milyarlarca dolarlık işçi, müteahhitlik ve ihracat dövizinden mahrum kaldı.
İç talebin kredi ve kartlarla şişirilmesiyle ilgili tespit dikkat çekici öyle değil mi?
Ama işin daha çarpıcı yanı şu:
Olmayan parayı harcama hastalığı sadece bireylere özgü değil. Bakın devlet de aynı hastalıktan mustarip.
Milli gelirin yüzde 8’ine ulaşmış bir cari açık başka nasıl tanımlanabilir ki?
Tabi The Economist, elinize bir kutu merhem veriyor.
Adı “cooling down”: ekonomiyi soğutmak…
Hani bu tavsiye biraz, şimdilerde başkanı cinsel tacizden hapsedilen IMF’nin “kemer sıkma” reçetelerinin daha bir “entel” versiyonu.
Bakıyoruz, seçim öncesinde Başbakan ve ilgili bakanlar, cari açık konusunda gayet rahatlar. Hatta, “Cari denge açık verse ne yazar. Ülkeye, çıkandan daha fazla döviz geliyor. Kasalarımız döviz dolu. Dolar kıtlığı olsa kurlar yerinde mi sayardı. Boş boş konuşuyorsunuz” demeye getiriyorlar.
Bizde ekonomi politikaları bağımsız olmadığı için, doğal olarak ekonomide de normal, olması gereken “dengeler” yoktur.
Ne bütçe dengesi, ne dış ticaret dengesi, ne de “cari denge”…
Atatürk dönemi dışında bizde mesela “denk bütçe”bir türlü sağlanamamış.
1950’lerden beri “Borç yiğidin kamçısıdır” sloganı ile insanımız hep borçlanmış.
Son 40 senede mutat hale gelen şey şuydu: Cari açık 5-6 senede bir sürdürülemez hale gelir, döviz kıtlığı başgösterir...
Yaparsın bir devalüasyon, yani faturayı kesersin vatandaşa, ithalat acayip pahalanır, halk fakirleşince hükümetin prestiji sıfıra düşer, seçime gidilir... Devalüasyon ithalatı frenlediği için biraz “denge” sağlanır, yabancılar ucuzlayan Türk mallarına, borsasına dolar getirir, hükümet bayram eder, bu devran devam eder giderdi.
AK Parti dönemindeki fark, kriz olsa da hükümet devam etti.
"Gelecek hükümete ye yaptıracaksanız, söylen yapayım" kıvraklığı...
Normal ticaretle gerekli dövizi kazanamırsan, faiz yükselterek, borsaya, hazine kağıtlarına vs yabancı sermaye gelmesini gözetlersin...
Özelleştirme, borsa, devlet tahvili, yüksek reel faiz.
Gelin TCMB Mart 2011 verilerinde, cari açığı kapatan bu paraların konumuna bakalım:
- Yabancıların mülkiyetindeki hisse senetleri toplamı: 61,4 milyar dolar. Bu rakam 2005 yılında 33.3, 2007’de 64,2, 2008’de 23.1, 2009’da 47.2 milyar dolardı. En ufak sarsıntıda kaçan en “sıcak para” işte bu.
- Yabancıların mülkiyetindeki devlet iç borçlanma senetlerinin tutarı 38.7 milyar dolar. Vadeler 2020’ye kadar uzuyor.
- Yabancıların Türkiye’deki doğrudan yatırımları toplamı 138,1 milyar dolar.
- Yabancıların mevduat hesapları: bankalarda 28.2 milyar dolar, Merkez Bankası’nda 12.2 milyar dolar.
- Türkiye brüt dış borç stoku: 290.360 (78 milyar doları kısa vadeli)
- Özel sektörün yurtdışından sağladığı uzun vadeli kredi borcu: 122.8 milyar dolar.
- Özel sektörün kısa vadeli dış borç stoku : 77.2 milyar dolar. (50 milyar doları bankalara)
- Uluslararası rezervler, altın dahil: 92 milyar dolar.
- Yurtiçindeki kişilerin yurtdışında portföy yatırımlar: 1.9 milyar dolar, doğrudan yatırımları 19.7 milyar dolar.
Dolarlar, daha yüksek faiz, daha fazla kazanç için akmaya devam edecek.
Ama bunlar “babanızın parası değil” ve bir gün kazandıkları ile birlikte, hatta misliyle geri dönecek.
Yabancı sermaye girişi ile oluşan bir “saadet zinciri”...
İktidarın ömrü bu zincir kadar mı dersiniz?
İyi pazarlar…
| 22 MAYIS 2011, Pazar YENİ DÖNEM | |
Kaydol:
Yorumlar (Atom)