28 Nisan 2014 Pazartesi

Siyaset böyle dizayn edilmiş!


Dursun EROĞLU
 “Politika muhabiri” olmadığım halde, zaman zaman sizlere başkentin “politik” nabzını yansıtmaya çalışıyorum. Siyasetçiler, bu alanda uzman meslektaşlarım ne der bilmiyorum; ama bu hafta sizlerle siyasetin nasıl dizayn edildiğine ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Umarım olanları anlamada yardımcı olur.

Öteden beri siyasetin de ekonomi gibi neden sonuç ilişkisi, kuralları; matematik, fen gibi soru çözen formülleri var mıdır; yoksa bu iş liderlerin atışmalarından, laflardan mı ibarettir diye merak eder dururdum.  30 Mart öncesi o köy senin bu kasaba benim diye dolaşırken, bakın nasıl sonuçlara vardım:

  1. Siyaset öyle sağ- sol, liberalizm, sosyaldemokratlık, milliyetçilik, muhafazakarlık, halkçılık falan üzerinden yürümüyor. 
  2. Yani normal tarz, olması gereken değerler, tercihler üzerinden yürümüyor.  Büyük ölçüde ulusal, etnik din-mezhep, bölge, kabile vs. kimlikler üzerinden yürüyor.

  3. Siyaset alanı partiler arasında bölüşülmüş:
  4. 1. Numaralı parti, pastanın en büyük dilimini kapmış: Türk ve dindar-muhafazakâr sünniler. 
  5.  2. Numaralı parti “Laik ve Alevi”leri kapmış. 
  6.  3. Numara “Türk”,
  7.  4. Numara da “Kürt” kimliklerini sahiplenmiş.
  8. Bu dizayndan en karlı çıkan parti, kuşkusuz 1. Numara; çünkü en kalabalık nüfus burada.
  9. Takımı diğer kesimlere karşı korursa her seçimde birinci partidir! 
  10. “Kitle partisi” lafı, bütün kesimlerini kapsamaz. Kitle partisi artık bir kabilenin, mahallenin, ilçe veya mezhebin bütün olarak, blok oyunu alabilen parti demek…
  11. Bize 3 Numara derler, bu mahalleden 4 numaraya zırnık oy çıkamaz!..” Zira 4 Numara partinin seçmeni 3. Numaranın otomatik rakibidir, hatta düşmanıdır!
  12. Partilerin yumuşak karnı, seçmenlerini hep hayal kırıklığına uğratmaktır!  
  13. Örneğin 1. Numarayı iktidara getiren Türk ve sünni, dindar muhafazakar, “başörtülü” kesim, aslında her defasında sükutu hayale uğrar, bir türlü gün yüzü göremez... Bir türlü işsizlikten kurtulamaz… Hayat pahalılığı, işçiyse düşük ücret, çiftçiyse ürününün para etmemesi, ücretliyse reel gelir kaybı devam eder. Mesela “Başörtüsü” bayrak edilir, ama onların iktidarında başörtülü halktan kadınlar bu iktidarın nimetlerinden tamamen bihaberdir…Tarlada, fabrikada, kırda, kentte sen başörtülüsün diye mağduriyetlerinde bir eksilme olmaz... Ne işyerindeki patrondan, ne köydeki jandarmadan, ne hastanede fatua öderken, ne oğluna kızına iş ararken bir mefasını görmezler bu "başörtüsünün...
  14. Yine de oyunu gider 1 Numara'ya verir. Çünkü 2 Numara'nın iktidar olmasından korkar!
  15. Bu yüzden 1 Numara bu tür korkuları canlı tutmak için çaba gösterir... Bütün politikasını bu noktaya kanalize eder...
  16. Aslında oyunun püf noktası burasıdır.  
  17. İşin garip yanı diğer partiler de aynı kurguyla çalışır. Örneğin 1 Numara, Türk ve sünni olan halk kesimleri için bir şey yapmaktan ziyade, onların oyunu almak için laik, alevi kesimleri hedef alır. Sürekli bu kesime saldırır...
  18. 2 Numara aslında alevileri hep hayal kırıklığına uğratır, laikliğin de “çakma”olmasına itiraz etmez, ama 1. Numaranın seçmen kitlesini hedef alarak, kıyafetiyle vs. uğraşarak alevi ve laik (sünni) kesimde “bizim parti” algısı yaratır. Mesela bu kategoride "rakı içenler-içmeyenler", "başı açık olanlar-olmayanlar" gibi alt hakimiyet alanları vardır.
  19. Keza 3. Numara da aslında Türkler için herhangi bir şey istemez, böyle bir planı yoktur.  Ama Kürtleri, Ermeni ve diğer kesimleri hedef gösterdiğinde Türkler onu kendi partisi olarak algılar, oy verir. 80 Öncesi "Türk milliyetçisi" olmak için Türk olmaya bile gerek yoktu, "komonistler"e hücum etti mi yeterdi.
  20. Pastanın en küçük dilimini alan 4. Numara'nın bu haliyle iktidara gelme gibi hayali bile olamaz! Bu yüzden de seçmenine özerklik istemeyi politikasının merkezine koyar…
Şimdi bu dizayn işlediği sürece, Cumhurbaşkanlığı ve sonrasındaki seçimlerin sonucunu tahmin etmek çocuk oyuncağı…
1 Numara parti, bu oyunu bozacak bir büyük ekonomik kriz olmadıkça, hep kazanacak…
Ha, kriz bu gidişin garantisi de değildir... Bu dizaynda, iktidarın gidiş kararını krizden çıkışı da planlayan "üst irade" verir!
Bu dizaynın en berbat yanı, toplumun farklı kesimleri arasında gerginliği tırmandırması…
Yaramız da burada aslında.
Bu dizayna bir çomak sokulmadıkça sonumuzu hiç hayırlı görmüyorum. 
Yani memlekette, yurttaşları dinsel etnik kamplara ayırma tuzağını teşhir edecek, herkesi sadece lafta değil, yaşamın her alanında de eşit vatandaş kabul edecek bir siyasal iklime memleketin ihtiyacı var.
Bu olmadıkça zaten "memleket için çalışma" lafta kalmaya mahkumdur. 
Ha,  elbette bu halktan birileri, uyanıp yukarıdaki dizaya çomak sokmak isteyecekir bir gün...
Garip ama, bu işe kalkanları en çok da "Bölücülük" ile suçlayacaklar! 
Valla ne diyeyim, ünlü şairimizin Can Yücel'in dediği gibi, ...
"Ülke Bölünsün İstiyorum;
Yandaş, yalaka ve yavşaklar bir tarafa,
Onurlu, şerefli, üreten emekçiler ve vatansever insanlar bir tarafa..."

Ben oyumu şaire veriyorum! 


21 Nisan 2014 Pazartesi

Kuraklık ve don hepimize ‘dokunacak…’


Dursun EROĞLU
Bu yıl Türkiye’yi tarımda ciddi sıkıntılar bekliyor. Karsız geçen bir kışın ardından Mart’ta yaşanan don, fırtına vs. pek çok alanda üretimi vurdu. Fındık, kivi, kayısı başta olmak üzere pek çok üründe büyük kayıplar var. Çiftçi kesimi, yeterli sigorta sistemi olmaması yüzünden faturanın en büyük bölümünü ödeyecek kesim. Ancak çarşı pazarda, markette artan fiyatlarla cebimizden çıkacak her bir kuruş ile hepimiz bundan payımızı alacağız...

Kent merkezlerinde yaşayan insan genellikle hava koşulları ile ilgilenmez… Daha doğrusu kar, yağış onun gündelik yaşamını etkilemez. Zira ne yağmurda donuna kadar ıslanacak, ne bahçesindeki ağaçları “don vuracak”, ne kardan kapanan yollarda soğuktan dişleri takırdayacak, ne evinde soğuktan titreyecektir… Sıcacık odanızın penceresinden izlediğinizde kar, yağmur, fırtına hepsi “izlenecek” farklı güzelliklerdir! Kentli için “güzel hava”, güllük güneşlik; karın, yağmurun olmadığı zamanlardır…
Belki de bu yüzden, bu sene Başkentte komşulardan en sık duyduğum laflardan birisi “Bu yıl kış çok güzel geçti. Havalar harika”… 
Bu yıl sanırım herkes daha az doğalgaz faturası ödemiştir. Kış aylarında bile insanlar caddelerde parklarda cıvıl cıvıl dolaştı.
Doğrusu benim de keyfime diyecek yoktu. Ancak geçtiğimiz hafta bizim evin önündeki küçücük bahçede durumun alarm verdiğini fark ettim. Bahçede ilk çiçek açan ağaç kayısı olmuştu. "Güzel havalar" nedeniyle de erken çiçek açmıştı. Onu erik, kiraz ve armut izledi. Çiçek döneminde şiddetli fırtına, dolu vs. de olmayınca bu yıl ağaçların meyveyle dolacağı hayaline kapılmıştım. Ancak mart sonunda kaysı çiçeklerinin “çanakları” ile yerde olması derime ilk iğneyi batırdı... Günler sonra ağaçtaki çiçeklerin yüzde 5’inin bile meyveye durmadığı ortaya çıktı. Mart ortalarında birkaç gün sabahları dışarıdaki suyun donduğunu hatırladım!
Meğer mart ortasında yaşanan birkaç gecelik don, memleketin pek çok yerinde meyve çağında ağaçları, serpilip gelişen fidanları, arı bekleyen çiçekleri mahvetmiş...  Güneşli kış aylarında “aldanan” ve “uyanan” doğa adeta Mart donları ile “tuzağa” düşmüş...
Geçtiğimiz hafta Tokat’a gitmiştim. Çocukluk yıllarımda çoğumuzun yüzmeyi öğrendiği “Adalıgöl” denen bataklıkta neredeyse hiç su yoktu… Oysa aynı bataklıkta geçen sene bu zamanlarda iki metre yüksekliğindeki “topuk otları” bile tamamen su altında kalmıştı.
Kuraklık kapıda… Çünkü bu kış yeterli kar yağmadı. Halbuki yer altı sularını, barajları besleyen ana kaynak bu kardır. Şakır şakır yağıp, sağı solu önüne katarak dereleri dolduran sağanak yağışlar artsa bile bunların çözüm olması mümkün değil.
Orta Karadeniz‘de kivi bahçelerinin, mart ayının son günlerindeki kar yağışı ve dondan olumsuz etkilendiği bildiriliyor. Ordu Kivi Üreticileri Birliği Başkanı Yusuf Uzunlar, Altınordu ilçesine bağlı Sağırlı Mahallesindeki bir kivi bahçesinde yaptığı açıklamada, “Zirai don birçok meyvede hasara yol açtığı gibi kiviye de yüzde 80 zarar verdi. Zarar bazı bahçelerde yüzde yüz. Bu sezon büyük beklentiler içerisine girdiğimiz kivinin dondan zarar görmesi herkesi üzdü ve şok etti” demiş.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Bayraktar, bölgelere göre değişmekle beraber sıfırın altına, eksi 10’lara varan derecelere düşmesi nedeniyle İç Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz bölgeleri ile geçiş bölgelerinde yaşanan dondan fındık, kayısı, elma, kiraz, vişne, erik, şeftali, kivi, badem, narenciye, bağ alanları ve karpuz tarlaları etkilendiğini vurguladı.
Bayraktar, içinde Bursa’nın da yer aldığı pek çok ilde büyük ürün kayıpları olacağını belirtti.
Tabi sıra “hasar tespiti” ve devletin “pamuk eller cebe” durumu...
Bunu yolunu “afet ilanı" açabilir. Ancak şu ana kadar hükümetin böyle bir eğilimi olmadığı görülüyor.
Sonuçta çiftçiye, “sigorta!” önerilecek.
Ama mevcut uygulamalarda sigorta sisteminin umut olamayacağını şundan anlıyorum…Televizyonda tarlası mahvolmuş çiftçi konuşuyor: “Sigorta dediler, yaptırdık. Bir kasırga çıktı, bütün karpuzu mahvetti. Çağırdık sigorta şirketini, ‘biz rüzgar işine karışmayız’ diyor. Biz bittik. Bütün kapılar yüzümüze kapatılıyor”…
Ama "Biz şehirliyiz, bu filmi hep televizyondan seyrederiz" diyorsanız; ben sizin gibi düşünmüyorum. 
Kurakık, çiftçinin iflası, kıtlık ve yüksek fiyatlarla bize de “dokunacak”, bekleyin…

15 Nisan 2014 Salı

Küresel adalet’ süreci yavaşlıyor mu?


Dursun EROĞLU
Dünya ekonomisinde son 10 yıldır ilginç bir durum yaşanıyor; zengin batılı ülkeler mevcut standartlarını koruma derdine düşerken, yoksul ve “gelişen” ülkeler çok hızlı büyüyor, zenginleşiyor ve bir tür “küresel adalet” işliyordu… 
Ancak bu yıl sanki bu süreç hayli ivme kaybedecek...Tabi biz de bundan payımızı alıyoruz…

Batının en popüler ekonomi dergisi The Economist’in hazırladığı yıllık özel sayıları takip etmeye çalışırım. Yılda bir çıkar. Gerçekten dünya ekonomisindeki gidişin ipuçlarını burada yakalamak mümkün.  Son “The World in 2014” sayısında yine yoksul ülkelerle ilgili yüksek büyüme tahminleri var.  Yani benim “küresel adalet” (siz bunu kahpe feleğin işi diye de düşünebilirsiniz) diye tanımladığım durum bu yıl da devam edecek. Hani batılı dev ekonomilerin “ucuz yarışı” nedeniyle yoksul ülkelerde yaptıkları üretimle tetiklenen bu süreç, bu yıl da fakir ülkelerde yüksek büyümelerle sonuçlanacak.

Dergideki bilgilere göre, bu yıl Asya (Japonya hariç)  5,7, Güney Afrika  5,2, Ortadoğu-Kuzey Afrika4,0, Latin Amerika 3,3, Doğu Avrupa  3,0, Kuzey Amerika  2,5, Japonya 1,7, Batı Avrupa da sadece 1,1 büyüyecek.

En yüksek büyüme kaydedecek ilk 12 ülkeye (GSYİH artış yüzdesi) bir bakın!
Güney Sudan (35), Moğolistan (15,3), Macau (Çin’de özerk bölge, 13,5) Lierra Leone (11,2),Türkmenistan (9,2), Butan Krallığı (Hindista Çin arasında, 8,8), Libya (8,8), Irak (8,5), Laos (8,5),Doğu Timor (8,5), Eritre (8.0) ve Zambia (7,9)…

Bunlar elbette Avrupa’nın çok gerisindeler. Ancak hızla koştukları anlaşılıyor.

Türkiye’de bu yıl öngörülen GSYİH artışı yüzde 4,6.
Yüzde 7,3 enflasyon, yüzde 2,7 bütçe açığı, kişi başına 10 bin 830 dolar milli gelirle Türkiye’de en hassas konu ise yine “cari açık”.

John Peet, “Erdoğan’ın ikilemi” başlıklı yazısında “ikilem”i şöyle ifade ediyor:

Erdoğan eğer iktidarda kalmak istiyorsa, kendisini dördüncü kez başbakan seçtirmek için AKP’daki kuralları değiştirecek. Bu durum Türk halkında ‘sultan, diktatör’ kaygısı yaratıyor. Cumhurbaşkanı olmak istiyorsa da, önce kendisiyle uzlaşmak sonra da Gül gibi çok popüler bir figürü kontrol altına alabilmek için uzlaşmacı olmak zorunda.”

Yüksek cari açık”a değinirken, bu yıl büyüme hızındaki riskler nedeniyle cari açığın dış finansmanında sorunlar yaşanacağı tahmin ediliyor.  Ayrıca “Komşularla Sıfır Sorun” politikasından  “Sorunsuz Sıfır Komşu”noktasına gelmesi ve pekçok siyasi gelişmenin de istikrarsızlık kaynağı olacağına dikkat çekiliyor.

The Ekonomist yazarları sanki önceki gün Türkiye’nin notunun olumsuza çevrilmesini önceden tahmin etmiş!

Leo Abruzzese imzalı “Batı’nın Dönüşü” makalesinde ise batılı ülkelerin bu yıl gelişmekte olan ülkelerden daha çok kazanacağı; “gelişen ülkeler”in ise mevzi kaybedeceği tahmin ediliyor.
Abruzzese, savını şunlara dayandırıyor :

1. Evet Çin, Hindistan çok daha fazla büyüyecek; ama 2014’te ABD Çin’den, Japonya da Hindistan’dan daha çok döviz kazanacak. ABD bu yıl 2 milyon yeni istihdam yaratacak. Avrupa’da da kamu açıkları yarı yarıya düştü. “Gelişen Piyasa” ülkelerinde işler bu sene eskisi gibi gitmeyecek.
2. Toplam  gelir olarak Çin, Brezilya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRİC grubu ülkeleri (500 milyar dolar), ABD, Japonya, İngiltere ve Almanya’dan oluşan G4’ün (544 milyoar dolar) altında kalacak.
3. Çin artık kişi başı 8 bin dolar gelirle “orta gelir ekonomisi” oluyor. Bu da iç talebin üzerinde üretim, sorunlu banka kredileri vs. demek. Hindistan’da tüketicinin kredi geri ödemelerinde sorunlar artacak.

Dilerim yanılırsın Leo kardeş!

Çünkü fakirin daha çok, zenginin daha az büyüdüğü bu “Küresel Adalet” sürecini  çok sevmiştim!

İyi pazarlar.

7 Nisan 2014 Pazartesi

‘Devlet’e suçüstü mü?



Dursun EROĞLU

Türkiye yeni bir ses kaydı ile sarsıldı. Bu, öncekilerden çok daha farklı.  “Derin devlet”, devletin “kara kutuları” suçüstü yakalanmış gibi! Hükumet hem ses kayıtlarının içeriğinin yayımlanmasını, hem Youtube’u yasakladığı için “içerik”ten sözetmeyeceğim. 
Ancak bu kayıtları internette izledikten sonra “Vay anasını be… Devlet sahiden böyle mi yönetiliyormuş” diye kaygılandığınızdan eminim…
Bomba kaset çıktı” reklamları fazla ilgimi çekmemişti. Başbakanın yolsuzluk kasetlerini artık kanıksamıştık. Ancak işin içine Suriye vs. girince sırf meraktan dinledim…
Eğer “yasak” olmasaydı, bu köşede büyük ölçüde “içeriği” aynen paylaşacaktım.
Bana sorarsanız devletin kilit noktalardaki yetkililer arasındaki bu görüşmeler, yakın dönem siyasi tarihimiz, dış politikamız, devletin işleyiş tarzı, sorunlara temel yaklaşımı, hükumet-devlet ilişkileri, “derin devlet”, hatta faili meçhul cinayetler, aydınlanmamış büyük katliamlar… vs. pek çok konuda zihinleri açacak benzersiz bir kaynak niteliğinde…
Hiç kuşku yok ki, bu “belgeler”, özel görüşmelerin ifşası devleti yöneten güç odakları arasındaki bilek güreşinin bir ürünü!…
Hem de ne bilek güreşi be kardeşim
Kişiler Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan.
Hadi ilk ikisini hükumet ve siyasete sayalım. Ama diğer iki kişi “devlet”! Fidan devletin gizli istihbarat kurumunun başında, başbakana bağlı çalışan, son dönemde harcama yetkisi beş katına çıkarılan bir isim. Diğeri de “bordo bereli”, “derin devlet”, “kontregerilla”, eski adı “Özel Harp Dairesi” olan “Özel Kuvvetler’in başındaki isim.
Bu isimlerin normalde biz gazetecilerle işi, ilişkisi olmaz. Basında, medyada bir şeyin yeralmasını istiyorlarsa bunu, kendileriyle ilişkisi olabileceğini asla aklınıza bile getiremeyeceğiniz, kişi ve kurumlar aracılığı ile yaparlar. Sonuçta devletin “kapalı” kutularıdır. 
Siyaset üstüdür, eleştirilmez, dokunulmazlar…
Bırakın gazetecilerle, siyasi çevrelerle “doğrudan” ilişkiyi, bu kurumlar siyasi iktidarlara da oldukça mesafeli olurlardı.  Hatırlarsınız, örneğin Ecevit “Özel Harp Dairesi”nin varlığından “kazara haberdar olduğunu” açıklamıştı!
Ama bu ses kayıtlarına bakarsanız Yaşar Paşa hükumetle gayet haşır neşir…
Belki olması gereken de budur, bilmiyorum. 
Ancak alışık değildik!
Tabi “yeni”likler bununla sınırlı olmadı…
Memlekette “vatansever”in, “kahraman”ın, “hain”in, “devlet düşmanı”nın, “ajan”ın, “dış güçlerin maşası”nın hatta “din düşmanı”nın kim olduğuna onlar karar verirdi…
 “Milli menfaatler” onlardan sorulurdu. Dış politikada onların çizdiği rotaya itiraz edilmez, partilerüstü “milli dava” kabul edilirdi… Bu da değişti.  
CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu ilk kez, bu kurumları “Bir hırsızdan kahraman çıkarma operasyonuna girişmek”le  suçladı.
Bahçeli de Başbakan için atılan füzeler sonucunda kimlerin öleceği önemsiz bir ayrıntıdır” diye tepki gösterdi. 
BDP ve HDP başından beri “kontregerilla dağıtılsın” diyor.
Ses kayıtlarında da vurgulandığı gibi,  “Ulusal güvenlik” paradigması fiilen iflas etti...
İyi pazarlar.

28 Mart 2014

24 Mart 2014 Pazartesi

Sandık: Bir kazanma oyunu!


Dursun EROĞLU
Gelecek pazar sandık başına gidip oy kullanacağız. 
Sandık bu sefer de toplumun “gazını alacak”…  
Ama görünen o ki, “kazanma” oyununa sıkışan siyaset kurumu, bu haliyle ülke, halk yararına yeni bir şey üretmeyecek; sadece yönetimin nimetlerinden yararlanan insanlar değişecek!

Başkent gündemi siyaset ve 30 Mart seçimlerine o kadar odaklanmış ki, neredeyse başka şey düşünemiyorsunuz. Madem öyle, biz de bir grup gazeteci meslektaş Ankara’nın bazı ilçe ve köylerini dolaştık. Halkla, esnafla sohbet ettik.

Büyük yarış, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı tam 20 yıldır yaparak rekor kıran Melih Gökçek ile MHP kökeni CHP adayı Mansur Yavaş arasında.

Gökçek hem sıradışı propaganda taktikleri, hem belediye ve doğrudan başbakan desteğini arkasına alması nedeniyle hiç kolay lokma değil.  Ancak bu sefer işi zor. Zaten geçmiş kampanyalar gibi iddialı, öne çıkan bir Gökçek profili yok... Daha ziyade, sayısı artırılan “yardım kolileri” ve kocaman Erdoğan’ın resminin yanına konulmuş küçük bir fotoğrafı ile Gökçek sanki Ankaralılara “Bana değil Erdoğan’a oy verin” der gibi!

Gökçek için AKP seçmeninin kafası hayli karışık.  Konuştuğumuz pek çok AKP seçmeni, Gökçek’in “Erdoğan’a ihanet eden, komplo kuran paralel yapıyla flort ettiği”ni düşünüyor. “Cemaat” tabanından insanlar ise “AKP’ye oy vermeyeceğiz”de ısrarlı. Ele güne karşı, “Bunlar komplo, biz Erdoğan’a inanıyoruz” deseler de Başbakan ve bakanların yolsuzluk, rüşvet kasetleri pek çok seçmenin kafasını karıştırmış. Sohbetlerden bu anlaşılıyor. Bu durumda AKP adayı Gökçek’in eski oyları alması artık hayal gibi…

Gökçek’in rakibi CHP adayı Mansur Yavaş. Yavaş’ın arkasında bir tür “koalisyon” var.  Buna “Gökçek’ten kurtulma ittifakı” desek yanlış olmaz… Zira Yavaş, MHP kökenli eski Beypazarı Belediye Başkanı. Yavaş’ın aday seçilmesi CHP’de hem örgüt hem de seçmende soru işareti…Özellikle kampanya sırasında yapılan “bozkurt işaretleri”,  MHP tabanından insanların “CHP’ye değil Yavaş’a oy vereceğiz” vurgusu… Ama hem MHP tabanı, hem CHP seçmeni, hem de CHP solunda “bir ülkücüye nasıl oy veririm”ci kesimlerin Mansur’a oy vermek için geçerli nedenleri var: Gökçek’ten kurtulma…Bu koalisyona ANAP-DYP çevresini temsil eden DP de il, ilçe yöneticileri ile birlikte törenle katıldı. Ayrıca Yavaş’ın “Ankaralı” olması, Beypazarı ilçesindeki başarıları, sakin üslubu ve “halk adamı” görüntüsü olumlu puanlar alıyor. Bu yüzden seçimin favorisinin Mansur Yavaş olduğunu düşünüyorum.

Evet 30 Mart’ta muhtemelen başkenti yönetecek kişi değişecek…
İyi de bu vatandaş için ne anlama geliyor?
İlçe ve köylerde dolaşırken şunu farkettim ki, aslında halkın gerçek gündemi kimin belediye başkanı olacağı falan değil!
Bakarmısınız?
Yolsuzluk, rüşvet kasetleri AKP tabanında kafaları karıştırmış.

“Bunlar asılsız, komplo” diye sahiden inanana rastlamadım...

“Evet bunlar hırsız. Ama başkası gelse çalmayacak mı?” “Hepsi hırsız”, “Öncekiler de çalıyordu”  diyor vatandaş!

Çalıyorlar ama memlekette yok yok. Paran varsa her şeye sahipsin”  yaklaşımı, AKP seçmeninin büyük ölçüde siyasi tercihini koruyacağını gösteriyor.

Yani “sıfırlanan” sadece odalar dolusu para balyaları değil..Siyasete güven de “sıfırlanmış”…
İşin tuhaf yanı, partilerin halkı anlama gibi bir derdi yok!
İşte size birkaç gözlem:
  1. Altındağ ilçesi başkentin yoksul ve gecekondusu en fazla bölgesi. Son yıllarda hızla müteahhitler girmiş.Hasköy ve Gülpınar Mahallesi  5-7 katlı binalarla dolmuş.  Binalar yeni, ama kentsel ve sosyal donatı alanlarından yoksun. Park vs. bile yok. Sorunlara rağmen semt halkı apartman dairesi sahibi olmaktan memnun, kendini “zenginlemiş” hissediyor. Bunların AKP’li başkan V. Tiryaki döneminde olması yüzünden Tiryaki’ye sempati duyuyor.

  2. Altındağ’da evsizlerin yerleştirildiği belediyeye ait binalarda  bin civarında insan yaşıyor. CHP ekibini,“AKP kolilerle geliyor. Altın dağıtıyorlar, altın…Siz elinizde bir kağıtla mı geliyorsunuz?” diye çıkışarak karşıladılar!  “Gece saat 10’dan sonra belediyeye ait Ford Transit araçla gelen yardım kolilerinden” bir paket alabilmek için AKP’ye oy vereceklerine dair yemin billah ediyorlarmış. Bu insanların dünyasında milliyetçilik, Atatürkçülük, laiklik, demokrasi,  şeriat vs. yok…

  3. Bala’nın bir köyündeyiz. Yaşlı bir karı koca, oğullarından gelen parayla geçiniyor. “Adettir, gidip bir oy atarız. Belediye kömür veriyor. Sayesinde ısınıyoruz oğlum.. Oyu başkana atarız herhalde” diyor.

  4. Ayaş’ta belediye başkanı CHP’li olunca, bu ilçenin AKP’li belediyelerle bir farkı var mı diye merakla dolaştım. İnanın bir fark göremedim!… Sadece “altyapı sorunluydu, o halloldu” dendi.

  5. Nallıhan-Çayırhan yöresinde, linyit ocakları ve termik santralda işçi sayısı 5 binden, sadece bin kişiye düşmüş. Santralı Ciner Grubu aldıktan sonra taşeronlaşma olmuş, işçilerin maaşı asgari ücret düzeyine gerilemiş. Esnaf sinek avlıyor. Bölgede işsizlik ve göç artmış. Bir umutla “Beypazarlı, hemşehrimiz Mansur Yavaş’a vereceğiz oyları” diyorlar.

İyi pazarlar…

17 Mart 2014 Pazartesi

Berkin, Burak ve eski bir film...

14 yaşında bir çocuğun milyonlarca insana gözyaşı döktüreceğini, memleketin her bir köşesinde en az bir milyon insanı sokağa çıkaracağını hiç düşünebilir miydiniz? 

Ama oldu ve Berkin Elvan hepimizi ağlattı. Uğur Mumcu cinayeti gibi kalabalık cenaze törenlerini hatırlarım. Ama ilk kez “vicdani”  kaygıların bu kadar kabardığına tanıklık ettiğimizi söyleyebilirim.

Sevgili okurum, hayat sürprizlerle dolu. Ama her zaman hoş sürprizler olmuyor.  Berkin Elvan’ın polisin gaz bombası ile başından ağır yaralanıp komalık olduğunu gazetelerde okuduktan sonra, İstanbul’da yaşayan tanıdıklardan, Elvan ailesinin bizim köylü olduğunu öğrenmiştim.

Tokat’ta Almus ilçesine bağlı Ataköy… Köyümüze bağlı Katranlık mahallesinde “Çıtlağın Rıza” diye bilinen birisinin torunuymuş. Berkin’in babası Sami Elvan, çok küçük yaşlardayken, 70’lerin başında, baba Rıza’nın peşinde, geçim gayesiyle köyü terk edip İstanbul’a taşınmışlar.
Sami Elvan sanırım benden birkaç yaş küçük. Galiba hiç karşılaşmadık. İstanbul’da tekstil işyerlerinde çalışan, Okmeydanı’nda işçi semtinde yaşayan bir dar gelirli. Eşi de temizlik vs. gündelik işlerde çalışıp çocuklarına bakan birisi ve bunlar aile olarak, o yoksulluğa rağmen son derece onurlu insanlar. Şundan anlayın ki, Berkin komalık olduğu sıra baba Sami’nin de ciddi sağlık sorunları varmış. Çalıştığı işten çıkarılmış. Ev kira… Çevreden para toplayıp yardım etme taleplerinin hepsini geri çevirmişler…

İki kız çocuğun yanında tek erkek çocuk Berkin, 9 aydır nerdeyse onları her gün ölüp ölüp diriltmiş… Bir umutla beklemişler.

İnsan seline dönüşen cenaze törenine katılan bir  meslektaşım “Herkes ağlıyor” demişti....

Hadi ben köylüsüyüm, ağlarım…

Peki bunca insanı ağlatan şey neydi?

O gün ağlayanların binde birisi bile şahsen Berkin'i görmüş değildir...

Peki niye ağladılar o zaman? 

Çok açık ki, o gün insanlar, Berkin’in resmine bakınca, yaşadıklarını öğrenince orada kendilerini gördüler!.. Hani Çorumlu Ethem Sarısülük’ün anasının, Hatay’a gidip daha önceden hiç tanımadığı Ali İsmail’in cenaze töreninde ağıtlar yakması gibi…

Düşünsenize, Berkin’i bir polis öldürüyor.  Herhangi birisi değil. Canımızı emanet ettiğimiz birisi… Ortada bir ceset var, ama sorumluları ortada yok. Yargılanan yok, ceza yok… Cenaze töreninin ardından mahkemeye ifade veren 4 memur dalga geçer gibi “üç maymun”u oynuyor: “Görmedim, duymadım!” 

Geziden bu yana bu sekizinci can… Kör, sağır, topal vs. olanları, kalpten gidenleri de saymıyoruz.

Tek birisinin katili bile yargılanmadı.  Adaleti sağlamak yerine polis şiddetini tırmandıran bir idare, demek o kadar geniş bir mağdur kitlesi yaratmış ki…  İnsanlar sokaklara çıkıyor, ağlıyor, bağırıyor.. Doğal olarak da tepki siyasi iktidara…

Ve daha halk Berkin’i toprağa verip evlerine dönmeden, gencecik bir delikanlı, Burak Can Karamanoğlu’nun kara haberi yayıldı. Karamanoğlu ailesi de Giresun’luymuş. Burak Can 22 yaşında askerliğini yaptığına göre, demek ki babası üniversite falan okutamamış. Fakirlikle boğuşan bir Anadolu insanı… 

En az Sami kadar onurlu, dürüst bir baba…

Cumhurbaşkanı Gül, baba Sami’yi aramış. Buna sevinmiştim. Aktarılan kadarıyla şöyle bir diyalog yaşanmış:

A. Gül: “Geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Çok üzgünüm. Sami bey sizin için yapabileceğim bir şey var mı?
S. Elvan:  “Sayın cumhurbaşkanım, sizden tek isteğim, yavrumu vuranı bulmanız. Cezasını çekmesini istiyorum. O polisi isteseniz bugün bulabilirsiniz…”
Bu sözden sonra Gül, “Peki size iyi günler diliyorum” diyor ve telefon kapanıyor.

Cenaze resimleri gösteriliyor medyada: Bakın Berkin alevi, tabutunda karanfil var, sol örgüt pankartları, bunlar solcu, “onlar”…

“Burak Can’ın tabutu Türk bayrağına sarılı, o sünni, babası Ak Partili, “bizden”, katilleri “onlar”…

Bayrak konusunda bir bilgi: Berkin’in ailesi tabuta Türk bayrağı sarmak için karakolu aramış. Kendilerine “Berkin’in tabutuna bayrak sararsınız suç işlersiniz. Yargılanırsınız”  denmiş ve vazgeçmişler.

Vatan ve insan sevgisini, vicdanını yitirmemiş herkes için Berkin de Burak Can da aynıdır!

Zaten babaları da birbirlerinin acılarını paylaşacak olgunluğa sahip olduklarını gösterdiler.

Burak’ın cesedi üzerinden halkı birbirine kışkırtma siyaseti girişimi şimdilik fiyasko.

Umarız halk bir daha eski tezgahlara gelmez…

İktidarın görevi hukuku işletmektir.

Berkin’in katilini koruyan gücün, Burak’ın katilini bulup yargılayacağını mı sanıyorsunuz?
Bekleyip göreceğiz
İyi pazarl
a

15 Mart 2014 Cumartesi

‘Başbakanlık Sarayı’ gün sayıyor!



Dursun EROĞLU

Bütün talan ve tahribata rağmen hala Ankara’nın en geniş yeşil alanı olma özelliğini koruyabilen Atatürk Orman Çiftliği’nin (AOÇ) orta yerinde bugünlerde dev binalardan oluşan “Başbakanlık Sarayı”nın yapımı son aşamaya geldi. Başbakan Erdoğan yeni görkemli mekânına önümüzdeki Mayıs ayında geçmeyi iple çekiyor. Ancak“ufak bir pürüz” var: Başbakanlık Hizmet Binası, kaçak!

Evet evet… Yanlış okumuyorsunuz. Resmen hukuk ve mahkeme kararlarına rağmen, ısrarla yürüyen bir inşaattan söz ediyoruz.

AOÇ, yolu başkentten geçenlerin mutlaka uğradığı yerlerden birisidir. Fil, aslan, zürafa, su aygırı hatta engerek, piton yılanı gibi hayvanları ilk kez oradaki hayvanat bahçesinde görmüştüm.  Ama sonradan üniversite harçlığı kazanmak için inşaatlarda çalışırken, AOÇ’nin hayvanat bahçesinden ibaret olmadığını öğrenmiştim. 

DüşünsenizeGüvercinlik-Etimesgut-Beytepe-Eskişehir yolu arasında koskoca bir alan meğer AOÇ’ye aitmiş. Tam 52 bin dönüm arazi… Uçsuz bucaksız ekin tarlaları ve ilk biçerdöveri de orada görmüştüm.

AOÇ’nin kısa öyküsü şu: Osmanlı zamanında Hacı Ziya Bey diye bir ağaya ait arazi, 1925’te Atatürk’e hediye edilir. Atatürk burada bağ, bahçe ve hayvan çiftlikleri kurdurur; bozkır ortasında kurulmuş başkent için Türk çiftçisine modern tarımı öğretmeyi hedefleyen bir merkeze dönüştürür. 1937’de de burayı “amacına uygun kullanımı şartı” ile Hazine’ye bağışlar.

Vasiyetnamede “Çiftliklerin yerine göre arazi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler hilesiz ve nefis gıda maddeleri temin etmek… gibi hizmetler zikre şayandır” değerlendirmesi yapıldıktan sonra “Müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatını (üretimini) artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve iktisabına birer amil ve mesnet olacaklarına kanı bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufumdaki bu çiftlikleri bütün tesisat hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum” deniyor.

Tabi yıllar itibariyle memlekette yönetim ve zihinler, amaçlar değişiyor. “Türk köylüsüne modern zirai istihsal”ın lafı bile siyasileri rahatsız eder oluyor. Sadece hayvanat bahçesine sahip çıkılıyor. Bir de süt, bira ve şarap fabrikası gibi gıda sanayi tesisleri işletiliyor. Yerel yönetimler, siyasi iktidarlar, inşaat müteahhitleri koskoca bozkırda yer yokmuş gibi buraya gözünü dikiyor! Çimento Fabrikası, MEK tesisleri, kömür depoları, askeri tesisler, devlet mezarlığı… derken otobüs terminali vs. liste uzuyor.  AOÇ arazisi kevgire dönüyor. 

1992’de Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu arazinin elde kalan yüzde 42’lik bölümünü koruyabilmek için burayı “1. Derece Tarihi ve Doğal Sit” ilan ediyor. Ama ne çare, talan devam ediyor.  Özellikle son 10 yıldır yapılaşma baskısı artıyor ve bugün AOÇ arazisinin çok büyük bir kısmı “iktidara yakın” olduğu iddia edilen kesimlere ait işyerleri ile dolmuş durumda.

Başbakanlık Sarayı için de önce inşaatın yapılacağı 70 dönüm arazi için 2 Şubat 2012’de “1. Derece sit” statüsü,  “3. Derece sit”e dönüştürülüyor, ertesi gün “tarihi sit” iptal ediliyor ve inşaatın yolu açılıyor.

Bu dev inşaatlar, kule vinçlerin vızır vızır işleyişi ile sessiz sedasız, çevreye kimse yaklaştırılmadan, hızla ilerlerken TMMOB Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları, Çevre Mühendisleri ve Ziraat Mühendisleri Odaları Davalı Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Başbakanlıkaleyhine dava açtı ve Ankara 11. İdare Mahkemesi kararını Şubat sonunda açıkladı. Kararda, “AOÇ mülkiyeti AOÇ’ye ait 2100 ada 16 parsel ve mülkiyeti AOÇ ile Büyükşehir’e ait olan 13585 ada 12 parsel” için 2012’de verilen “3. Derece” statüsü iptal edilerek, “1. Derece Tarihi ve Doğal Sit”statüsüne dönüldü. Böylece arazide inşaat yapılmanın hukuki gerekçesi ortadan kalktı.

Mahkeme kararına gerekçe olarak, önceki karar için mahkemenin “yeterli bilirkişi raporuna yer vermemesi, bilimsel ve teknik gerekçelerden yoksun olmasını” vs. gösterdi ve AOÇ’nin hem Ankarahem de Türkiye ve Atatürk için önemine vurgu yaptı.
Sonuçta hukuk zorlanarak başlatılan Başbakanlık Sarayı, kaçak inşaat haline geldi.
Temyizden de sonuç çıkmazsa, kaçak binadan yönetilen ülke olma gibi bir ayrıcalığımız (!) olacak…